Kurosagi ve Monolescu kıskacında Türkiye

YORUM | NACİ KARADAĞ

Biliyorum başlıktaki isimler hakkında çoğunuzun fikri yok. Anlatacağım elbette.

Seçim üzerine zihin yormaya devam edelim…

Ama önce küçük bir hatırlatma yapayım. Siz bu satırları okurken; Malezya’nin seçimde indirilinceye kadar güçlü ve yolsuz lideri Necip Razak, 7 farklı yolsuzluk ve para aklama suçlamalarından hakim önüne çıkıyor.

Dünyanın en zor şeylerinden biri de hırsızdan bir şey çalmak olsa gerek. Çünkü bu alandaki bütün numaraları ve durumları bilen hırsızı tongaya düşürmek neredeyse mümkün değildir.

Japonlar bu alanda muazzam eserler üretmişler.

Bunlardan biri de Kurosagi isimli 11 bölümlük dizileridir.

“Siyah Dolandırıcı” anlamına geliyor Kurosagi. Yani, dolandırıcıları dolandıranlar…

Galiba son seçimlerde, esas dolandırıcılar, küçük olanlara küçük bir oyun oynayıp, mini bir dolandırma sürprizi yaptılar.

Şaşkınlık biraz da bundan kaynaklanıyor.

Saray’ın dünyaya rezil olma Pelikan Çetesi’ni devreye sokarak “üçkağıt var” diye ortalığı yıkmasının sebebi bu.

Hazırlıksız yakalandılar zira.

Hırsızın, “Komşular yetişin hırsız var” demesinin şaşkınlığını yaşıyor Türkiye.

Ankara, İzmir filan eyvallah da, İstanbul olmaz…

Asla bu kentin ellerinden gitmesini istemezler çünkü.

25 yıllık bir sistem kurulmuş durumda zira.

Haddi zatında büyük vurgunun tüm eskiz ve egzersizlerini İstanbul Belediyesi üzerinden gerçekleştirdiler. Şimdi bu telaşın sebebi, 25 yıllık temizlik öyle birkaç günde olabilecek bir şey değil.

Mümkünse bırakmamayı düşünüyorlardır.

Ya da neyi bedel olarak ödeyebileceklerini.

Eğer İstanbul’u vermezlerse bedeli ne olacak?

Bu muammanın cevabı netleşirse, ona göre bilinmezlik giderilir diye düşünmekteyim.

Çuval açarak, mühür sayarak filan sadece topu kanatlara yayıyorlar kanaatimce.

İstanbul’u teslim etmek zorunda kalacaklarsa bile, mümkün mertebe geride bir şey bırakmamaları gerekiyor.

Kurosagi’ler feci faka bastırdılar çünkü.

Bazı kişiler “Hani seçimle gitmezlerdi?” filan diyor.

Elbette gitmezler, gitmeyecekler.

Hatta bu seçim, bunun en büyük ispatıdır.

İstanbul gibi bir kentin belediye başkanlığını bırakmamak için kırk bin takla atanlar, Cumhurbaşkanlığı, sarayı bırakmamak için memleketi yakmaktan bir dakika bile geri durmazlar bundan emin olabilirsiniz.

Mesele, dünyanın ne diyeceği.

En kötümser senaryo, dünyaya tamamen kapalı bir toplum. Son seçenek bile olsa, emin olun onu bile göze almış durumdalar.

Doları, döviz kurunu filan zerre miktar önemsemezler. Ekonomik göstergeler, NATO, BM, AB filan. Hiç biri umurlarında olmaz. Bir günde hepsinden kovulmayı göze alırlar.

Yeter ki saltanatları yıkılmasın!

Ha, elbette bütün bunlar olsun istemezler.

Kurdukları düzeni tüm dünyanın kabul etmesini, saygın olmayı da isterler ama ikisinin bir arada olmayacağını da en iyi yine onlar bilir.

Dolayısıyla Bahçeli’ye son olarak söylettikleri stratejiyi uygulamakla geçecektir gelecek üç yıl.

Diyecekler ki; “ya kardeşim, belediye, encümen, muhtar, aza bilmem ne! Nedir bu kadar seçim. Hepsine ne gerek var. Sadece cumhurbaşkanını seçelim, gerisini o halletsin.”

Bunu yapmak isteyeceklerinden emin olabilirsiniz.

Doğu’da yapılan seçimleri izleme imkanınız oldu mu?

Seçim filan denilmez asla.

Yolsuzluğun, hırsızlığın, adaletsizliğin şahı yapıldı doğu illerinde.

Pek çok ilde, ilçede, beldede, köyde usulsüzlük yapıldı.

Buna rağmen kimi yerlerde bir oy, kimi yerlerde üç oyla ancak kazanabildiler.

Bir belde düşünün, seçmen sayısından daha fazla güvenlik mensubu sevkiyatı yapıyorsunuz seçim günü. Onlar da gittikleri yerlerde oy kullanıyorlar.

Halkı, baskı, sindirme, tehdit ile sandıktan uzak tutmaya çabaladılar.

Tabii ki önce, havuz vasıtasıyla kendilerine oy verilsin diye epey uğraştılar.

Taşıma model ile mitingler düzenlediler. Yüzlerce otobüslerle, on binlerce taraftar götürdüler nereye gittilerse.

Kimse yüz vermedi.

Kayyumlar her türlü kepazeliğe imza attılar.

Halk büyük bir olgunlukla seçimi bekledi.

Seçim rüşveti dağıttılar.

Bunlardan en basiti çaydı.

Geçiniz makarnayı, kömürü…

Buzdolabı, çamaşır makinası bile dağıtıldı…

Sonra tehdit geldi.

Kaybedeceklerini anladıkları an, her türlü baskıyı, sindirmeyi ve oyunu uygulamaya başladılar.

Rakip siyasileri baştan kriminalize ettiler, suçlu olarak gördüler. Parti propagandasını terör suçu saydılar. Yüzlerce, binlerce kişiyi gözaltına alıp, yüzlercesini tutukladılar. Bizzat içişleri bakanı ekranlara çıkıp, bana ne YSK onay vermişse, ben onlara yaptırmam, hepsini içeri alacağım” dedi bizzat.

Rakipsiz girmeyi denediler ama başaramadılar.

Seçim günü ise oy kullanılacak mekanları binlerce emniyet mensubu ve jandarma ile ablukaya aldılar. Kontrollerinin dışında oy verilmemesi için ellerinden geleni yaptılar. Oy verme işlemini açık yaptırdılar, sayımları ise gizli.

Buna rağmen pek çok yerde zar zor üç-beş oyla kazandı görüntüler.

Yolsuzluğun, hırsızlığın, usulsüzlüğün biri bin paradaydı doğu ve güneydoğuda.

İstanbul’da üç tane müptezelin ipe sapa gelmez cümlesi ile onbinlerce sandığı tekrar tekrar saydıran YSK yapılan tüm itirazları reddetti doğuda.

Uluslararası seçim heyetlerini gözaltına alabilecek kadar şuurlarını kaybettiler.

Bu kadar gözü dönmüş bir zihniyetin, başkanlık seçiminde demokratik, objektif, insani davranacağını mı zannediyorsunuz?

Devletin parasıyla yapılan mitingler, asılan afişler, çıkılan TV programları ile zaten akıl almaz bir haksız rekabet ortamı oluşturmuş durumdalar.

Buna rağmen kaybettikleri anda, ülkeyi ateşe vereceklerinden emin olabilirsiniz.

İstanbul için bunları yapanlar, ülke için savaş çıkarırlar…

Çok uzatmak istemem…

Georges Manolescu ismini duydunuz mu? Aşağı yukarı 150 yıl önce yaşamış dünyanın gelmiş geçmiş en büyük hırsızı. Paul Langenscheidt 1907 yılında yazdığı “Hırsızlar Prensi” isimli kitapta kendisini yargılayan mahkeme heyetini bile kafalayan tarihin en büyük dolandırıcılarından biri olan Romanyalı bir köylü Manolascu’yu anlatır.

20. Yüzyılın en önemli yazarlarından olan Thomas Mann’ın ölmeden hemen önce yazdığı “Dolandırıcı Felix Krull’un İtirafları” isimli kitaptaki kahramanının bu dolandırıcıdan esinlendiği söylenir hatta.

Tarih; sanırım her topluma eşit miktarda prototip yolluyor.

Kahramanlar, dolandırıcılar, hainler, alçaklar, kurbanlar…

Her toplumun Manolescu’ları kendi döneminde ortaya çıkıyor.

Ve sistem kendi Kurosagi’sini üretiyor bir şekilde…

Çok mu karışık anlattım, emin olamadım şimdi!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin