Kurallandırılmamış rekabet

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Kurallandırılmamış rekabet şiddet içerme potansiyeli barındırır. Rekabetin kurallandırıldığı rekabetlerde, kurallara uyulup uyulmadığını denetleyecek, tartışmalı durumlarda nihai olarak kuralların ihlal edilip edilmediğine dair karar verecek bir hakemlik müessesesi bulunur. En basit spor müsabakalarından, merkezi devlet yapılarına kadar, kurallandırarak oluşturulan normatif rejimler, insanlık tarihi boyunca uygarlaşmanın da ana dinamiğini oluşturmuştur.

Savaş gibi öldürme üzerine inşa edilen bir rekabette dahi, savaş hukuku savaş esnasındaki insan davranışına belirli kısıtlamalar getirir ve normatif bir yapı oluşturur. Kurallandırılmış şiddet, kurallandırılmamış şiddete oranla daha insanidir. Kurallandırılma suretiyle oluşturulan ortam, evrensel bir insani özelliktir. Tüm kültürler, dinler, milletler, etnik gruplar, kabileler, kurallandırışmış ilişkiler bütünüdür aslında.

Siyasal sistemler, rejimlerine bakmaksızın siyasal karar alma mekanizmalarının, kurumlarının ve süreçlerinin kurallandırılmasından oluşur. Siyasal kararları kimler alacak, yasaları kimler, nasıl yapacak, yasalara aykırı hareket edenleri kimler, hangi parametrelere göre yargılayacak, tüm bunların olması esnasındaki otoriteyi kim hangi zorlayıcı önlemlerle kullanacak, tüm bunlar siyasal sistemlerin konusudur. Siyasal sistemlerin hukuki (de jure) ve fiili (de facto) olmak üzere iki tür kurallandırması söz konusudur. Birincisi, örneğin anayasa ve yasalardır. İkincisi, bu anayasa ve yasaların uygulama alanına ilişkindir. Bazı devletlerde var olan yasal müktesebat ve devlet mimarisi ile uygulamadaki süreç birbirleriyle uyumluyken, bazı devletlerde arada uyum yoktur. De jure ve de facto alanlar arasında uyum bulunmayan devletler, öngörülemez. Çünkü bu tür siyasal birimlerde bir tür istisnalar rejimi vardır. İstisnalar rejiminde prosedürel çerçeve çok zayıftır.

Onu eğip bükmek, kişilere ve anlık gereksinimlere göre kuralları uygulamak veya uygulamamak, yasal olağan prosedürün sağladığı veya sağlamakla mükellef olduğu güven ortamının altını oyar. Bu tür sistemlerin süjesi olan vatandaşlar, devletten korkarlar. Devlet böyle rejimlerde hesaplanamaz, kontrol edilemez, öngörülemez bir güçtür çünkü. De jure ve de facto durumun uyumlu olduğu devletlerde ise vatandaşların devletten çekinmelerini gerektirecek bir neden yoktur. Birincisinde sis ve pus hâkimken, ikincisinde şeffaflık ve hesaplanabilir olmak / öngörülebilir olmak esastır.

De jure ve de facto (hukuki durum ve fiili durum) arasında uyum olmayan rejimlerde siyasal rekabet ve işbirliği alanı, Borges’in yolları çatallanan bahçesi gibi, bir tür belirsizlikler labirentidir. Labirentlerde genelde bir giriş ve bir çıkış vardır. Aradaki tüm çıkmaz sokaklara karşın, deneme-yanılma yöntemi ile akıl yürütme / mantık kullanılarak sonunda doğru yolu bulur ve labirentten kurtulursunuz. Oysa belirsizlikler labirenti, doğası gereği manipülatiftir. Orada kurallardan ziyade güç dengeleri egemendir. Siyasal işbirliği kısa süreli geçici barış dönemleridir. Kök salmaz ve uzlaşılara kapı açmaz. Klasik pat durumlarıdır. Eşit veya eşite yakın güçler arası dinamik, kurallara evrilmez. Bu tür geçici barış ortamları, esasında savaşa hazırlık süreleridir. Anlık ortaklıklar, hasımların soluk aldığı ve güç berkitmeye gayret ettikleri soğuk savaş ortamlarıdır. Diktatörlüklerde ve otoriter yapılarda durum böyledir. Sistemin ana unsuru olan belli kurumlar, bu tür dinamik ilişkilerde ister istemez ön plana çıkar. Ordu gibi!

Ordular ve devletler esasında birbirini tamamlar. Tıpkı yumurta ve tavuk ilişkisi gibi, birinin olmadığı yerde diğeri de olamaz. Tek farkla: yumurta-tavuk paradoksuna çözüm bulmak olanaksızdır. Oysa ordu-devlet paradoksu yoktur. Çünkü ordu olmadan devlet olamaz. Dolayısıyla, devlet ordunun sonucudur. Ordu devletin sonucu olamaz. Silahlı güç, devlet oluşumunda esas belirleyici unsurdur. Ordular ve devletler birbirini tamamlasa da, geçiş süreçlerinde devletler ortadan kalkabilir. Ama ordular ortadan kalkmaz. Osmanlı Devleti’nin fiili çöküşü sürecinde ordunun gücünü görece koruduğu ve bunun bir yeni devlete evrildiği vakadır. Bu ordunun yeni devlet kurması veya eski devletin restorasyonuna kalkması arasında ordunun devlete göre önceliği bağlamında hiçbir fark yoktur. Tezimiz, devletlerin ömrünün orduların ömrü kadar olduğu ise eğer, her iki olasılıkta da 1919 sonrası ortaya çıkan milli mücadelenin, silahlı gücün inisiyatifi ile olduğu görülür. Elbette tarihsel gerçeklikte, silahlı güç başındaki iradenin etkisiyle yeni devlete yöneldi. Ama konu bu değil. Esas konu, devletleri orduların var ettiği gerçeğidir. Devletteki esas güç, şiddet kullanma tekelidir. Bu güç ancak kontrol altında olan bir silahlı güçle gerçekleşebilir. Kast ettiğim güç, düzenli ordu – ve kısmen de kolluk – tüm devletlerin ana nüvesidir.

Türkiye’de orduyu kim kontrol etmektedir?

Şimdi konuya girelim: bugünkü rejimde Türkiye’de orduyu kim kontrol etmektedir? Bu soruya yanıt, bir bulmacadır. Elimizde devletin röntgenini çekecek bir araç yok. Bugünkü kuralsızlıklar rejiminde, amiyane tabirle, kimin eli kimin cebinde, bunu bilmiyoruz. Bir işbirliği var. Belli bir rekabet var. İşbirliğine somutça dâhil olan güçleri biliyoruz. İşbirliğine rezervlerle katılımda bulunan yapıları da öyle! Saray-AKP-MHP, bu işbirliğinin somut ve aleni kısmı; bir nevi buzdağının su yüzeyinde kalan kesimidir. CHP, bu işbirliğinin rezervlerle kapılan kesimidir. Yeknesak bir yapı olmayan CHP içerisinde ulusalcılar olarak nitelenen kesim, rejimin Kürt siyaseti ve Cemaat’e yönelik yaklaşımına sempati duyduğu için, rejimi desteklemektedir. CHP içerisindeki farklı yönelimlerdeki sol kesimler ise, rejimi kısmen desteklemek, kısmen desteklememekle, rejime tümden muhalefet etmek arasındaki tartışmalı sularda seyretmekte, yeknesak bir profil çizememektedir. CHP, bu nedenle daha çok rejime payanda olan, ona arka çıkan bir görünümdedir. Muhalefeti palyatiftir. Bir diğer güç, buzdağının en görünmez kısmını oluşturan esas taşıyıcı kitledir. Silahlı kuvvetler!

Silahlı kuvvetlerin üzerinde önemle durulmalı. Çünkü yukarıda izah etmeye çalıştığım üzere, rejimin esas kaderini belirleyecek güç unsuru budur. Silahlı kuvvetlerin içini göremiyoruz. Ama şunu biliyoruz ki, bugünkü TSK, 15 Temmuz öncesindeki TSK değil. 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra TSK’da tüm Türk tarihinde neredeyse Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile benzer siyasal önemde bir tasfiye gerçekleşmiştir. 15 Temmuz sonrasında ordudaki general-amiral kadrosunun tamamının ½’si ordudan atılmış ve hapse tıkılmıştır. Yine sayıca çok fazla ve oransal olarak çok yüksek bir subay kitlesi aynı şekilde TSK’dan ihraç edilerek hapse atılmıştır. TSK’nın göz bebeği eğitim kurumları, külliyen kapatılmıştır – ki bu bile tek başına “vaka-i Hayriye” gibi önemli sonuçları olan bir durum meydana getirmiştir. Yapılanların doğru mu yanlış mı olduğuna bakmaksızın, dünyanın herhangi bir bağımsız uzmanının bu olanları geçiştirmesi ve önemsememesi düşünülemez. Nitekim, gerek NATO çevreleri, gerekse de akademik çevreler, 15 Temmuz sonrasında TSK’da gerçekleştirilen tasfiye ile rejim arasında korelasyon kurmaktadır.

Tüm bu güç odakları arasında bugün bir tür fırtına öncesi sessizliği vardır. 19 Mayıs 2019 günü çektirilen fotoğraf – 19 Mayıs ruhu olarak Sözcü gazetesinin sürmanşetten verdiği tarihi kare – bir devlet kuran 19 Mayıs 1919’da Samsun’a yanaşan Bandırma vapuru gibi, esasında sembolik bir milada işaret etmektedir. Osmanlı Devleti’nin yıkılışını 19 Mayıs 1919’a tarihleyen – fiilen ordunun Osmanlı devlet kontrolünden çıkması ve bir başka fiili otorite altına girmesi sürecinin başlangıcı olması sebebiyle! – akıl yürütme, bu 100. yıldönümünün yeni rejimin resmi tarih yazımı gayretlerinde özel bir yere sahip olacağını da görmeli. Benim kanaatimce, 17 Aralık 2013, 15 Temmuz 2016, 19 Mayıs 2019 tarihleri, yeni rejimin resmi tarih yazımında her biri ayrı bir milli bayram olarak tezgâhlanabilecek kadar büyük önemi haiz sembolik tarihlerdir. Özellikle CHP’nin bu kareye girmesi, çalınarak iptal edilen İstanbul seçimlerinin sonrasında tıpkı Yenikapı’ya giderek o kareye girmek gibi, bir yelkenleri suya indirme, bir tür biat yemini gibidir. Zaten CHP rejimin dilini benimsemiyor mu? Kemal Kılıçdaroğlu’nun “15 Temmuz kontrollü darbedir” söylemi bıçak gibi kesildi. Adalet yürüyüşünde KHK’lıların ve Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğünü talep eden sol ve demokrat söylemleri unutuldu. Ergenekon sempatizanı ulusalcı kanadın dümen suyuna girerek kendi konumunu korumayı seçen Kılıçdaroğlu, en az Recep Tayyip Erdoğan kadar rejimce kullanılan, rejimce sahip olunan, rejimce manipüle edilen biridir.

Yine de: bu tablo bir geçici güç dengesidir ve kurumsallaşmış bir işbirliği değildir, hiçbir zaman olamaz da. Ortada bir rejim vardır ve bu işbirliğinin ortak paydası, bu rejimin sürdürülmesidir. Ancak rejimde kim ne ağırlıkta rol oynayacak, devamlı karışan kartlar ortamında içi kıpır-kıpır bir rekabet dinamiği barındırıyor. Bu rekabet dinamiğinde enteresan figürleri ve güç odaklarını bazen aynı takımda görüyor, şaşırıyorsunuz, biliyorum! Hatta yıllardır Türkiye siyasetini takip eden duayen gazeteciler, akademisyenler, uluslararası gözlemciler bile gördükleri manzara karşısında bocalıyorlar. Bense gördüklerimi ve anladıklarımı bütünsel bir resim içinde anlamlandırmaya çalışıyor, 15 Temmuz’dan bu yana ortaya koyduğum hipotezden hareketle, TSK içinde ve dışında silahlı kuvvetleri kontrolünde tutan kimdir sorusuna odaklanıyorum. Bu soruyu hiç unutmadan, ihmal etmeden, gözden kaçırmadan, görmezden gelmeden, boşlamadan detayları okumaya ve anlamaya gayret ediyorum. Ve karşıma sürekli Rusya yanlısı, liberal demokrasi karşıtı, Türk dış politikasını 100 yıllık Batı yöneliminden kopartan ve onu Rus steplerine ve tehlikeli denizlere sürükleyen maceracı bir hizip çıkıyor. Bu cunta, Perinçek’le karikatürize edilecek kadar hafife alınacak bir yapı değil. İnanmıyorsanız içerideki generallere, amirallere ve on binlerce subaya sorun.

Bu rejimin nereye evrileceği konusu, TSK içi bir kurallandırılmamış rekabetle belirlenecek. Bu zelzele, Türk siyasetini de yeniden şekillendirecek.

2 YORUMLAR

  1. Ve bunlar hayallerindeki “kominist” Rusya ile zifafa girerken, aslen ‘sicak denizlere inip” nefsini koreltmenin pesinde olan “ayi”nin kucagina dustuklerinin farkinda degiller…

  2. Sayın Hocam. 15 Temmuz’dan bu yana burada yayımlanan mükemmel yazılarınızı kitaplaştırmayı düşünün lütfen. Ki dönemi en gerçekçi şekilde yansıtan bu yazılar daha kalıcı hale gelsin. İleride dönemi araştıracaklara ışık tutsun. Emeğinize ve kaleminize sağlık…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin