Kuraldışılık

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Hukuk devletinin olmadığı her rejim, arka planındaki ideolojiye bakmaya gerek olmaksızın, kuraldışılık üzerine inşa edilmiştir. Keyfiyet ya da buyrultusallık olmaksızın otoriter bir rejim oluşturamazsınız. Yani hukukun herkese eşit mesafede olan ve herkese eşit uygulandığı bir sistematiği temeli üzerine kurulmamışsa eğer siyasal düzen, kuraldışılık kaçınılmazdır. Yönetenler, yönettikleri üzerinde uyguladıkları iktidarı bu kuraldışılıktan devşirirler.

Böyle bir rejim nasıl inşa ediliyor, çok örnekleri var tarihte. Kimi zaman uzun erimli ve geleneksel, kimi zaman demokrasilerin geriye gitmesi ve sonunda çökmesiyle, kimi zaman devrimler veya darbelerle kuruluyor. Bazıları eşitlik sağlamak üzere yola çıkıyor, bazıları tam bağımsızlık için, bazen de başka bir otoriter yapıyı devirmek üzere. Fakat yolun sonunda eğer kuraldışılık hâkimse, bu tür bir politik rejim özgürlük üretmiyor!

Kuraldışılıkların egemen olduğu rejimlerin en görünür ortak noktası, yargının siyasi iradeye bağımlı olmasıdır. Çünkü sistemi manipüle etmenin – maymuna çevirmenin de diyebiliriz aslında! – tek yolu, devletin mimarisini gevşetmektir. Devletin mimarisi anayasadır. Anayasa, bir devletin kullanma kılavuzu gibidir. İçinde yer alan her şey esasında devlette neyin nasıl yapılacağının belirlenmesidir. Oyunun kuralları anayasadır. Oyunun adı anayasa ile belirlenir. Futbol kuralları ile, futbol sahasında, on bir artı on bir toplam yirmi iki oyuncuyla basketbol oynayamazsınız! Yürürlükte olan anayasaya uyulmaması alelade bir mesele değildir. Anayasaya uymayan bir iktidar olduğunda ortada sivil ya da askeri bir darbe söz konusudur. Kuraldışılıkların oluşabilmesi için, anayasal sistemin follaş edilmesi gerekir. Anayasanın öngördüğü tek bir özelliğin bile keyfiyet ile (buyrultusallıkla) – yani anayasal değişikliğe gitmeksizin – gerçekleştirilmesi, o ülkede artık anayasal bir devletten söz edilemeyecek olması sonucunu doğurur. Anayasal nizam sürerken kuraldışılık yapılamaz çünkü! Yani siyasi kepazeliğin kitabına uydurulması mümkün değildir. Anlaşılacak bir örnek vereyim. Mesela birinin işlediği iddia edilen bir suç yüzünden, o kişinin eşinin mesela pasaport almasının veya yurtdışına çıkmasının engellenmesi, bir kuraldışılıktır. Veya yasada tanımlanmamış bir fiilden dolayı suç devşirilmesi ve bu devşirilen korsan suça istinaden insanların cezai yaptırıma tabi tutulması, kuraldışılıktır. Seçilmiş milletvekilinin hapse atılması kuraldışılıktır. Seçilmiş belediye başkanının görevinden alınması ve onun yerine iktidarın adamı olan bir kayyum atanması kuraldışılıktır. Örnekler çoğaltılabilir. Türkiye’de bu örnekleri çoğaltma konusunda sıkıntımız yok. Çünkü neredeyse gerçekleşen her türlü hükümet tasarrufu artık kuraldışılık üzerine bina ediliyor!

Anayasa mahkemesi, var olan anayasal düzen içinde en önemli ve sorumlu yargı kurumudur. Anayasayı uygulayamıyor! Var ama yok. Yani kendi var da bağlı olduğu anayasa yok! Kargısından kopmuş misina gibi; ortada oltadan söz etmek mümkün müdür artık! Ya da tekerleksiz otomobil gibi – asli işlevini yerine getirmesini nasıl bekleyeceğiz? İşte Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve birçok basın mensubunun başvurularının “değerlendirilmesi” (!) sonucunda yüce mahkemenin (!) verdiği – daha doğrusu veremediği! – kararlar ortada. Kuraldışılık der geçeriz tabi buna da, bu tür bir ortamda demokrasiden söz etmek biraz zorlama olur. Dahası, komik olur – gülerler adama!

Bu vodvilde şimdi, ben bu yazıyı yazarken, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) İstanbul seçimleri konusundaki nihai hararı vermeye hazırlanıyordu! Bu karar arifesinde, Can Dündar Twitter üzerinden bir konuşmada, YSK’ya büyük sorumluluk düştüğünü, YSK kararının Türkiye’de demokrasi olup olmadığı ile ilgili bir karar olacağını falan anlatıyordu. Hatırlayalım, Can Dündar casus olmakla yargılanıyor, kendisi yurtdışında, Almanya’da ikamet etmek durumunda. Çünkü muhteşem Türk yargısına güvenmiyor. Haksız değil – bu konuda hemfikirim kendisiyle. Hatta Can Bey’in eşi Dilek Dündar da, eşi nedeniyle pasaport alamıyor. Dilek Dündar’ın anayasal hakkı olan seyahat hakkı devletçe gasp ediliyor yani anlayacağınız! Şimdi bu ortamda artık demokrasiden söz edebilir misiniz? Edilebiliyormuş demek ki! Çünkü Can Dündar YSK’ya Türkiye’deki demokrasi bağlamında bir rol biçtiğine göre, bu demokrasinin minimum bazda da olsa var olması gerekir, öyle değil mi?

Evet garip bir mantık!

Şöyle izah edeyim: Mars gezegenini kolonileştirmek üzere çalışan bir bilim ekibinin, meseleye yaklaşımı, öncelikle su ve oksijen sorununu çözmek olmalı. Yani bu sorunlar çözülmeden, Mars’ta buğday ve mısır yetiştirmek üzere ekim yapmak, bir mantık hatası olurdu! Şimdi, mesele demokrasi olduğunda, bu bariz mantık işlemiyor anlaşılan. Çünkü ortada anayasanın yürürlükte olduğu bir devlet mimarisi yokken, Dündar ve onun gibi yüzlerce okur-yazar kişi, benim ve birkaç kişinin dehşet içinde onları izlediği bir saflıkta, Türkiye’de YSK kararı ve demokrasi ilişkisi kuruyor. Bu kişilerin büyük çoğunluğu Türkiye’yi terk etmek durumunda kalmış diaspora aydınları. Hepsinin ortak noktası, anayasaya uymayan bir rejimce takibata uğratılmaları! Fakat anlaşılan bu çok önemli değil. Çünkü hepsi de ülkede demokrasi konuşuyor! Ne olması lazım demokrasinin sizlere ömür olduğunu anlamaları için, inanın bilmiyorum. Yani Mars’ı kolonileştirmek için yola çıkan ekibin, gezegene gittikten sonra tarla oluşturup tohumları toprağa gömmeleri ve sonra da ilk yağmuru beklemeleri gibi bir durum var!

İnanın ben yazmaktan usandım

Gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikliyorsunuz! Teşhisi yanlış koyduğunuzda yanlış ilacı kullanmış olacaksınız! Bu durumda iyileşme beklemek ne kadar anlamlı? Benim görevim, gördüklerimi yazmak. Ben Mars’ı kolonileştirme ekibinde çalışmaya uygun bir akademik donanıma sahip değilim. Herhangi bir hastalığa tanı koyabilecek bir tıbbı bilgim de yok. Fakat siyaset biliminde, Türkiye’deki türde rejimlerin ortak özelliğinin keyfiyet olduğunu, oyun kurallarının bu sistemlerde uygulanmadığını, uygulanıyormuş gibi göründüğünde bunun genelde başka kapalı ilişkiler ağı pazarlıklarına işaret ettiğini biliyorum. Türkiye’deki sistemi anayasal olağan akışındaki herhangi bir sıradan demokrasi olarak ele alan her analiz, bizi yanlış sonuçlara götürür. Ve işin kötüsü, teşhiste geç kalınan her bir gün, bu patolojik yapının daha da yerleşip konsolide olmasına neden olur.

Eğer bunu yurtdışına kaçmak durumunda kalmış olan, eşine kendi yüzünden zulmedilen Can Dündar bile görmeyecekse, işimiz cidden çok ama çok zor!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin