Kızılcık Şerbeti ve Salça

YORUM | HAKAN ZAFER

Tek televizyon kanalıyla büyümüş, zaten belli saatten sonra başlayıp biten yayının mecbur bıraktığı filmleri izleyen çocukların birçoğunun tecrübe ettiği gibi bizim evin de değişik bir pedagojisi vardı. Babam, hiç üşenmeden, film izlerken yaralanma sahnelerindeki kırmızılığa, “salçadır o, salça” derdi. Önceden bilsin veya bilmesin, başrolün -hiç olmazsa- filim sonuna kadar ölmeyeceği hakikatini, kahramanımızın başı her dara düştüğünde hatırlatıp “peki şimdi ne olacak?” diyen bizi, kurgunun perişan olma endişesinden kurtarırdı. Çocuk aklımızla filmdeki her ölümün, yaralanmanın sadece filme özgü olduğunu “film icabı canım o” diyerek bizi sarsılmaktan kurtaran ikazlarını da şuracığa eklesem yeridir, fazla kaçmaz.

Meğer gerçekte hayat öyle değilmiş.

Elinde salça tenekesi, “canımla, kanımla” diye diye dolaşmak makbul adet cinsindenmiş.

Kimse yoklamadığı için, kızılcıktan şerbet içip, “valla, kan kusuyorum” demenin hiç mahsuru yokmuş.

Ne kahramanlar varmış da en büyük mahareti, çevirdiği film bittiğinde hayallerinizi tuz buz edişiymiş.

Elbette sonunu düşünme, yarın endişesi değil kastım ama yarına hayal bile kurdurtmayacak ne kurgucular ne düzen müptelaları varmış. Yarın olduğunda, tedavülden kalkmış yığınla hayal cebinizde kapılardan boş dönüşünüzü kenardan izlerken gözünüze değen yol başlarını tutmuş ne kahramanlar(!).

*****

Bir vazgeçişin, pişmanlığın tövbe olabilmesi, tövbe gibi kararlı noktaya gelmesi her zaman mümkün olmayabilir. Öncesi ve sonrası ile tutarsız, bedel ödetmeyen, kendinden şikâyeti sırtına aldırtmayan pişmanlığı, o zannetmek gibi bir yanı var tövbenin.

Tövbe, hâle dönüşmüyorsa eğer, garip de bir sonrası var; Hiç yapmamış gibi kenardan kenardan izleyip gözden kaybolma.

Eline eldiven takan suçlu gibi.

Sayesinde ortaya çıkan hasar konusunda sorumsuz ama başkalarına o hasarla ilgili görev biçmeye gelince, gücünden hiç bir şey yitirmemiş durmanın, ayrı bir nefsani hoşluğu da olmalı. Asıl mesele, eldiveni takanın, kendi arandığı halde kenara çekilip “şu taraftan gitti memur bey” türünden yanıltabiliyor olması.

Eldiveni çıkartıp sorumsuzlaşmak, devlet zannediliyor. Zaten bizde eldivenin kralını da önce devlet takar. Ardında iz bırakmaz zannedilse de hiç olur mu öyle şey? Öyle bırakır ki hem, üzerine gidip bin bir emekle bulduğunuz izlerin ona ait olduğuna başta kulları inanmayacağı için bütün bu uğraşınız beyhudedir. Devlet dediğim, malum devasa hareketsiz yapı değil sadece, kendi çitimizi çektiğimiz nereyse, ora hakkında zanlarımız da dâhil.

Devlet olmayı, devlet gücü kullanarak ilerlemek istemeyeni; en kötü ihtimalle günün getirdiği aksilikler onun mevcut gücünden yontmasın diye takılan eldivene elini geçirmeyeni mumla ararsınız.

Kurtulanı yok bu iptilanın. Haliyle ortalık,

önce geride bıraktığı izleri silenden,

insanları düşündürtmek istediği gibi yönlendirecek yalın gerçeği tahrif edenden,

en sonunda kendini dahi inandıracak surette suçunu reddedenden geçilmiyor.

1 YORUM

  1. Üzerime hiç de alınmıyorsam, ben zaten hep hayır tarafında , ben sizdenim yav modunda isem, haftalık podcastlarda(video) itham ya da yüklenme olunca ; x den , y den bahsetti(ona çaktı) deyip, hiç ihtimal dahi vermiyorsam kendimin hatalı, mesul hatta konum haini olmama !
    Bu yazı da bana pek değmez , ben de ona pek de şey etmem zaten Sayın Hakan bey.

    Alt tabakasından daha çok anlayış bekleniyorsa , ilk*** yazılar , ve nefsiyle yüzleşme de galiba eldiven giymiş olmasak da hiç, biz alttan dip dalga gibi gelmeli galiba ki, öyle kelebek etkisi olur ne bileyim.

    Ümidim kalmadığı yerde, siz de öyle diyorsunuz ya bazen!, Allah şahit karın tokluğuna da değil, aç kalma pahasına da olsa koşacak , varlığımı ortaya koyacak zeminsiz kalma! korkusu hasıl oluyor. Allahım daha iyisi ile (2.0 mi olur ne olursa) bizleri sevindirsin, tekrar koşma heyecanı versin.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin