AnaSayfa»Yazarlar»Bülent Keneş»İtiraf sakrementi mi, yoksa ‘utanmazsan dilediğini yap’ faslı mı?

İtiraf sakrementi mi, yoksa ‘utanmazsan dilediğini yap’ faslı mı?

1
Paylaşımlar
Pinterest Google+

Yorum | Bülent Keneş

“Vah vah adam alzheimer olmuş,” diyenler de çıktı, kendisiyle taban tabana çeliştiği ve herkesin gözü önünde yaptıklarını başkalarına mal ettiği için “çoklu kişilik bozukluğu” teşhisi koyanlar da. Evet, her ikisi de ihtimal dahilinde ama bence karşı karşıya bulunduğumuz sorunun başka yönleri de var.

Her şeyden önce Erdoğan olsa olsa politik bir alzheimerdır. Yani siyaseten işine gelenleri cin gibi hatırlarken işine gelmeyenleri unutmuş gibi yapmakla kalmayıp herkesin de kendisiyle birlikte unutmasını dayatan bir cins alzheimer… Daha önce bir yazıda değindiğim şizofreni ya da “çoklu kişilik bozukluğu” teşhisi için söyleyeceklerimiz de aşağı yukarı aynı minvaldedir.

Öte yandan, bazen “Acaba Erdoğan Katoliklerin ‘günah çıkarma’ ya da ‘itiraf sakramenti’ dedikleri şeyi mi yapıyor?” diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Ancak, Erdoğan’ın son haftalarda sıklıkla yaptığı şeyin itiraf sakrementi olamayacağını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü, günah çıkarma ya da itiraf sakrementi de siyasi veya ticari hesaplarla veya bir menfaat beklentisiyle değil çok ciddi bir iç muhasebe, bir iç hesaplaşma ve insanın kendisiyle yüzleşmesi sonucu karar verdiği samimi bir durumu ifade eder. Erdoğan’ın bol alkış alan itirafımsı ifadeleri için ise, herhalde ‘samimiyet” ya da ‘samimi pişmanlık” akla gelebilecek en son kelimeler olsa gerektir.

BİR KIZARMAZ YÜZ, BİR YAŞARMAZ GÖZ

Çünkü, Erdoğan’ın yakın zamana kadar her türlü hakareti ettiği, stadyumlardan bile ismini sildirttiği, ilan ettiği bayramları es geçip adeta tarihteki yerini yok saydığı halde birdenbire en hızlı Atatürkçü rolü keser hale gelmesi; İstanbul başta olmak üzere tarihi şehirlerin ve eserlerin katledilmesine dair akılalmaz itiraflarda veya bu yıkım konusunda alakası olmayan çevrelere dair inanılmaz suçlamalarda bulunması; Türkiye’de özgürlük, demokrasi, insan hakları, hukuk, ahlak adına geriye gram bir şey bırakmamışken, sürekli dünyanın en demokrat, en özgür, en hukuki ülkesiymiş gibi bahsetmesi; çoğu başörtülü 20 bine yakın masum kadını zindanlara atmışken fırsat buldukça başörtüsü üzerinden Avrupa ülkelerine ağız dolusu hakaretler edip çemkirmesi; 0-6 yaş grubu 700 bebeği, binlerce çocuğu hapishanelerde süründürürken hiç utanıp sıkılmadan anne-babalara çocuklarıyla ilgilenme tavsiyelerinde bulunması ve daha nice benzer tavrı kelimenin tam anlamıyla Mehmet Akif Ersoy’un “Şarka bakmaz, garbı bilmez, edepten yok payesi; Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi,” dizelerindeki teşhise denk düşmektedir.

Belli ki ar damarı iyiden iyiye çatlamış Erdoğan, Peygamber Efendimizin “Utanmazsan dilediğini yap,” hadisini yanlış anlamış. Yalan söylemekten, sözünün eri olmaktan ve olmadığı ya da yapmadığı şeyleri söylemekten çekinmediği için hiçbir sınır tanımadan kendisinde dilediği her şeyi yapma hakkını görebiliyor. Oysa ki emir kalıbında bir haber cümlesi olan bu hadis “Eğer haya duygusu sana engel olamıyorsa artık sen nefsinin arzu ettiği bütün kötülükleri yaparsın,” niteliğindeki bir uyarıdır.

Hiç şüpheniz olmasın ki yalan, iftira, ikiyüzlülük, sahtekarlık, aldatma ve hezeyan kavramları Erdoğan’la birlikte yepyeni bir anlam kazanmıştır. Tüm bunların yaşayan örneği olan Erdoğan ve çevresine topladığı şahsiyet yoksunu bir kitle, çok uzak olmayan bir gelecekte tüm bu yüz kızartıcı sıfatların somut örnekleri olarak anlatılacaklardır.

BU YIKIMI VE TAHRİBİ SANKİ SARI ÇİZMELİ MEHMET AĞA YAPMIŞ GİBİ…

İşte bu Erdoğan bir süredir, sanki İstanbul’u 1994’ten bu yana kendisi yönetmiyormuş gibi; dışarıdan bakan herhangi birinin dozere, kepçeye, çimentoya, betona tapan bir kavim olarak görebileceği ülkeyi 14 yıl boyunca sanki kendisi bu hale getirmemiş gibi, hiç utanıp sıkılmadan büyük büyük laflar edip başkalarını suçlayabiliyor.

Sanki yeşilin, doğanın, tarihi ve kültürel varlıkların katliamını kendisi değil de Sarı Çizmeli Mehmet Ağa yapmış gibi; sanki binlerce yıllık Sur’u yerle bir eden, medeniyetin başladığı Hasankeyf’i sular altına gömecek olan kendisi değilmiş gibi; sadece bol para getiren kupon araziler olarak gördüğü, şehrin böğrüne birer hançer gibi gökdelenler, AVM’ler dikmeyi marifet saydığı İstanbul’u, bizzat haraca bağladığı yandaş iş yamyamları ile birlikte görgüsüz barbarlar gibi talan eden sanki kendisi değilmiş gibi, çıkıp hiç utanmadan abuk subuk laflar edebiliyor, kendi hayasız günahlarını başkalarının üzerine yıkmaya yeltenebiliyor.

Belediye Başkanı olduğu 1994 yılında sadece 4 gökdelenin bulunduğu İstanbul’a bir kabus gibi çöküp şehrin o muazzam siluetini iğfal eden (2016 rakamlarıyla) 117 gökdelen sanki kendi döneminde yapılmamış gibi ahkam kesebiliyor ve kendi marifetlerinden dolayı muhalefeti suçlayabiliyor. CHP’li Musa Çam’ın verdiği bilgilere göre Erdoğan’ın iktidar olduğu 14 yıl boyunca ortalama yüksekliği 77 metre olan tam tamına 1,075 adet 47 metre veya daha yüksek bina yapılmış. Türkiye genelinde de 2010-2015 arasında her sene 100’den fazla bu tarz yapı inşa edilirken, rekor 158 binayla 2013 yılında gerçekleşmiş.

BİNA YAPMAYI DEVLETİ YÖNETMEK ZANNEDİYORLAR…

İstanbul’u bir beton yığınına çeviren yüzlerce beton heyulanın yanısıra bugün var olan 121 gökdelenden 117’sinin inşa edildiği dönemin tek sorumlusu olan Erdoğan’ın icraatları, bir söyleşisinde “Bunları en çok inşaat heyecanlandırır. Her şeye inşaatla cevap verirler. Bu arkadaşlar bina yapmayı devleti yönetmek zannediyor. Adalet dersiniz, ‘Ne güzel adliye binaları yaptık,’ derler. Adalet binasını yapmak yetmez, içinde hukuka saygılı yargıç da olmalı,” diyen eski kültür bakanı Ertuğrul Günay’ı fazlasıyla doğruluyor.

Bu somut gerçeklere rağmen bakın Erdoğan geçenlerde katıldığı “Kültürel Mirası İhya Projeleri Tanıtım Programı”nda neler diyor: “Valilerimiz, belediye başkanlarımızdan rica ediyorum; lütfen şu dikey yapılaşmaya illerimizde, ilçelerimizde müsaade etmeyelim. Bu konuda, bizim mimari anlayışımızda yatay mimari esastır, biz buna odaklanmalıyız… Fatih’te selatin camilerin ara bölgelerindeki yüzlerce mescidi, o malum, tarihi inkar edenler yıktılar. Onlar yıktı biz ise inşa ediyoruz, ihya ediyoruz. O yıkan zihniyet hangi zihniyetti? Malum CHP zihniyetiydi.”

Aman ha bir kafa karışıklığı olmasın. Bu sözleri doymak bilmez kör olası gözlerini bir damla yeşilin kaldığı Taksim’deki Gezi Parkı’na dikip orayı müttaki betonperestler gibi betona boğup bir kârhaneye çevirmek uğruna şehrine, ağacına, yeşiline sahip çıkan çevreci yüzlerce insanın gözlerini çıkaran, 10’dan fazlasının canını alan Erdoğan ediyor. Hani şu kafayı Atatürk Kültür Merkezi’ne (AKM) takıp yıllarca kendi kaderine terk ederek önce taammüden bir harabeye dönüşmesine, sonra da harabe halini bahane ederek çatısında dönercilerin, işkembecilerin mekan tutacağı ballı bir rant mahalline çevirmeyi başaran Erdoğan.

HAYIR BEYEFENDİ, SEN SADECE GÖRMEKLE KALMADIN BİZZAT YAPTIN

Sanki şehirleri talan eden, tarihi eserleri bol komisyonlu, bol haraçlı ballı kamu ihaleleriyle yandaş laz müteahhitlerin insafına terkeden her fırsatta küfrettiği o CHP zihniyetiymiş gibi şu sözleri eden de Erdoğan’dan başkası değil: “Şehirlerimizin çirkin binalarla kirletilmesine daha fazla tahammül edemeyiz. Köylerimizi, yaylalarımızı çirkin yapıların istilasına izin vermemeliyiz. Sınırlarımızın içinde ve dışında tarihimizi ayağa kaldırma mücadelesini verdik. Dönemimizde yılda ortalama 250 restorasyon projesi hayata geçirildi… Restorasyon deyince akla içimizi acıtan nice görüntü de geliyor. Tüm gayretlerimize rağmen tarih ve kültür cellatları kol geziyor. Güya aslına uygun restore edilen ama üzeri çimento ve kumla kaplanan nice eserler gördük. Asırlık taşları sökülen nice surlar, binalar gördük. Her santimi el emeği göz nuru kapıları, pencereleri sökülen nice konaklar, evler gördük.”

Biri de çıkıp demiyor ki, “Hayır Beyefendi, sen bu söylediklerini sadece görmekle kalmadın, bizzat sen yaptın!”

Gözü dönmüş bir rant hırsıyla şehrin orasından burasında dikelmiş birer sap gibi çıkan, birçoğunun açılışını bizzat kendisinin yaptığı sayısız ucube gökdeleniyle İstanbul’a tecavüz eden Erdoğan, şimdi çıkmış hiç utanmadan şu sözleri edebiliyor: “Ben dikey mimariden yana değilim. Ben yatay mimariden yanayım. İnsan, topraktan uzak değil; toprağa yakın olarak yaşamalıdır. Böyle düşünüyorum. Bugünün Türkiye’si, böyle bir çirkinliği, böyle bir nobranlığı asla hak etmiyor. Dikey mimarinin altında yatan gerçek, az topraktan çok büyük para kazanmak.”

Görüyorsunuz işte, nasıl da biliyor neyin ne olduğunu…

2014 yılında açıklanan Küresel Orman Takip ve Uyarı Sistemi verilerine göre, AKP’nin talancı iktidarı döneminde Kayseri büyüklüğünde orman yok olmuş. 12 yılda 164 bin 222 hektar ormanını kaybeden Türkiye’de bu konudaki en büyük kayıplar ise Antalya ve İstanbul’da gerçekleşmiş. Ne tesadüf ki, bu dönem İstanbul’un Avrupa’nın gökdelen şampiyonu haline geldiği dönemle aynı. Hani düçar oldukları iflah olmaz aşağılık komplekslerini, ruhlarının derinliklerine sinmiş ezikliklerini her şeyin en büyüğünü inşa ederek aşabileceklerini sanan Erdoğan ve avenelerinin her şeye hakim oldukları bir dönem.

TÜM TÜRKİYE’Yİ AÇ GÖZLÜ YANDAŞ YAMYAMLARA PEŞKEŞ ÇEKTİ

Erdoğan, “Milletin …. koyacağız” deyip ırzına göz diken talancı yamyam sürülerinin önünü açan, sadece İstanbul’u değil tüm Türkiye’yi bu aç gözlü ahlaksız yamyamlara peşkeş çekerek karşılığında aldığı haraçlarla, komisyonlarla, rüşvetlerle haram havuzları oluşturan sanki kendisi değilmiş gibi şu lafları da edebiliyor: “Kot, denilen bir olay var. Bununla ne yazık ki müteahhitler, acımasız bir şekilde yolsuzluk yapıyor. Meyilli bir arazide beyefendi, inşaatı en yüksek noktadan alıyor. Kazanmak istiyorum, derken şehre ihanet ediyorsun. Eğer medeni olacaksak böyle olacağız. Aksi takdirde olamayız.”

Henüz daha 2016 Temmuz’unda bile “İstanbul’da ucube inşaatlar yaptık,” itirafında bulunan Erdoğan, belli ki tarihe ve kültüre, ata mirasına yönelik ihanetlerini perdelemek için yeni bir yöntem bulmuş: Bütün bu günahların faili sanki kendisi değilmişçesine, bu fecaatler yapılırken kendisi muhalefetmişçesine hayasızca başkalarını suçlamak. Tüm bu vebali şantajla, tehditle görevden el çektirdiği seçilmiş belediye başkanlarına yıkmanın hazırlıklarını yaptığı da söylenebilir. Topyekûn AKP’yi satacağı ve AKP’yi toptan suçlayarak kendisini aklamaya çalışacağı günlerin de eli kulağındadır.

Hayatı Ülkücülere ve Milliyetçilere hakaretle geçtiği halde samimiyetten uzak üç beş cümleyle ya da ne olduğunu bilemediğimiz bir başka yöntemle Devlet Bahçeli’yi sarayın kurt köpeğine çevirebilmenin, MHP’yi ise her türlü kirli işlerinde maharetle kullanabildiği bir maşaya dönüştürebilmenin verdiği muazzam cesaretle, tüm hayatı Atatürk’e küfretmekle geçtiği halde Erdoğan’ı son zamanlarda yüzüne domuz gönünden bir maske geçirip Atatürkçü rolü keserek Bahçeli’den elde ettiği sonucu elde etmeye çalışırken görüyoruz. Yani İslam’ı, tarihi, kültürü, Osmanlı’yı, Selçuklu’yu, ahlakı her şeyi siyasi amaçları için istismar edip bozuk para gibi harcayarak kirleten Erdoğan, şimdilerde yeni bir istismar alanı bulmuş gözüküyor.

BUNDAN GAYRI SAMİMİ ATATÜRKÇÜLER DÜŞÜNSÜN!

Kirli siyasi amaçlarla, sinsi niyetlerle dokunduğu her şeyi kirletip mundar eden bu şahıs, bugün Atatürk’le var olan toplumsal kesimlerden bile daha büyük Atatürkçü olduğunu savunabiliyor ve şunları söyleyebiliyor: “Birileri çıkmış biz Atatürk’e Atatürk dedik diye bir sürü senaryolar yazıyor. Adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise bizim bunu ifade etmemizden daha doğal ne olabilir. Ruhu faşist, söylemi Marksist çevrelerin tekeline mi bırakacağız. CHP gibi amorf bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz,” diyebiliyor.

Demokrasiyi hedefe götüren bir tramvay olarak gören, iktidara varınca sadece o tramvaydan inmekle kalmayıp soyup soğana çevirerek tarumar eden Erdoğan’ın alabildiğine esnek bir oyun hamuru gibi şekilden şekle girebilen, kah iktidar için papaz elbisesi giyebileceğini söyleyip kah camide kameralar önünde Kur’an okuyup şov yapabildiğini biliyoruz. İşte bu binbir surat Erdoğan, müthiş bir aydınlanma yaşamış ve son günlerde birdenbire Atatürkçü olmaya karar vermiş.

Yıllar önce durduk yere “Tehlikenin farkında mısınız?” diye yeri göğü inletenler umarım şimdi kapılarına dayanan gerçek tehlikenin farkındadırlar. Yoksa dinbazlığıyla dine, ahlaksızlığıyla ahlaka, kültürsüzlüğüyle kültüre, eğitimsizliğiyle eğitime büyük darbeler vuran Erdoğan, kılığına büründüğü Atatürkçülükle de Atatürk’ün mirasını yerle yeksan ve tarumar edebilir. İslam, AB, Milliyetçilik istismarında denizi tüketen Erdoğan’ın hiçbir değer tanımayan nasıl istismarcı bir yok edici olabileceğini biz acı tecrübeler pahasına yaşadık gördük. Bundan sonrasını Atatürkçüler düşünsün!

“AKP’li yöneticiler sürekli bir ‘dava’dan söz ediyor. Nedir bu dava?” sorusuna Ertuğrul Günay, “Benim dönemimde öyle bir dava yoktu. Şimdiki davayı 14 yıllık iktidarın sağladığı imkanların elden çıkarılmaması üzerine kurulu bir ‘saadet zinciri’ olarak tanımlıyorum. AKP’nin davası, oturdukları koltuktan kalkmamak için verdikleri mücadeleden ibaret…” diyordu.

Oldum olası harami dinbaz, sonradan olma ‘Atatürkçü’ Erdoğan ve destekçilerinin bu ‘asil’ davası bakalım kendilerini daha hangi kılıklara sokacak? İbretle takip edeceğiz.

Önceki Yazıları:
Erdoğan rejimi ve Türklerin Doğu’ya büyük göçü - 21 Kas 2017
Reza demir kafeste, öter aheste aheste… - 18 Kas 2017
İtiraf sakrementi mi, yoksa ‘utanmazsan dilediğini yap’ faslı mı? - 14 Kas 2017
Samimiyetle düşünelim: Yapabileceklerimiz, yaptıklarımız kadar mı? - 07 Kas 2017
Türkiye’nin imajını bozan ‘hain’leri ifşa ediyorum - 04 Kas 2017
Cumhuriyet şekilden şekle sokabileceğiniz bir oyun hamuru mudur? - 30 Eki 2017
Tanırım, İYİ çocuklardır!.. - 28 Eki 2017
Mutfakta biri mi var? - 24 Eki 2017
Breh breh breh! Dünyanın vicdanıymışlar! - 21 Eki 2017
Erdoğan’ın ‘konsomasyon diplomasisi’nin sonuna gelindi - 17 Eki 2017
önceki yazı

Geçmişler ola Türkiye!

Sonraki yazı

Avrupalı Türkler için yanlışların bedelini ödeme vakti

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir