İstanbul’dan Amerikan köyüne!

YORUM | UĞUR TEZCAN

Ağır aksak ve gıcırtılı seslerle ilerleyen kader faytonunun zaman çarklarına takılmış, sürüklenip gidiyor hayatımız! Ne zaman nerede olacağımızın, aşımızı nerede kazanacağımızın, kısmet rüzgarlarının bizi nerelere alıp sürükleyeceğinin belirsizliği içinde geçiyor günlerimiz. Tıpkı kovboy filmlerinde çokça gördüğünüz o ıssız bucaksız çöllerde esen ve insanın içini kavuran hafif rüzgarların önüne katıp sürüklediği; küçük, yuvarlak bir ot yığını gibi hayatımız!

En azından hayatının bir çok aşamasına kendi iradesiyle ve kendi imkanlarıyla yol çizebilen veya arkasındaki güçlü destekçilerinin, bağlantılarının ve akrabalarının destekleriyle ona yön verebilen insanlar için bu tür duygular ne anlam ifade eder bilemiyorum. Ben ancak benim gibi basit, aciz, garib insanların hissedebilecekleri küçük pencerelerden bakabilirim hayata ve ona ait duygular getirebilirim dile! Benim ruh dünyamdan bakıldığında ruhumun sergüzeşt-i hayatının serüveni, serencamesi ve özü ilk başta yaptığım özetin bestesi gibidir. Hele bu nağmeye bir de mültecilik, zorunlu göç, bir yerde sıkışıp kalma duygusu, eski dost bildiğiniz insanlar tarafından kenara itilip-ötekileştirilip terkedilme veya dostlar tarafından unutulup gitme gibi faktörler de ilave edilince; dostluk, muhabbet ve sosyalleşme pınarlarından beslenemeyen ruhlarımızın nasıl birer ıssız çöl haline dönüştüğünü daha iyi idrak edebilirsiniz.

En büyük mahkumiyet; içi enerji, azim, ideal ve vizyon dolu insanların fikirler geliştirip onları aksiyona dökme niyet ve gayretlerinin gelişen olumsuz şartlar nedeniyle hayat bulamaması ve o insanların kendilerini, hareket alanlarının çok kısıtlandığı, doğurgan olmayan tekdüze ortamlarda bulmalarıdır. Özgürce dolaştığı ıssız bucaksız savanalardan alınıp bir kafese tıkılan arslanların yaşadıkları ızdırap bunun yanında çok küçük bir mahkumiyet ve mahrumiyettir. En büyük mağduriyet; kendi içine hapsolmaya terkedilen, verimli olabileceği ve büyüyüp gelişebileceği ortamlardan mahrum bırakılan insanın mağduriyetidir. Bir devlet ve sistem için en büyük beceriksizlik işte böyle potansiyellerin keşfedilemeyip çöllerde kurumaya bırakılmalarıdır. En büyük israf da yine bu şekilde harcanarak söndürülen ruhlar ve kabiliyetlerdir. Günümüzdeki en büyük sistemsel kriz; bunun çok ciddi bir boyutta yaşanıyor olmasıdır. Bu konuyu başka bir yazıda açalım.

Bu duygular atmosferindeyken, çalıştığım okula gidip geldiğim son iki yıl geçiyor gözlerimin önünden. Türkiye’de yaşanan zulüm neticesinde yabancı diyarlara yelken açan, açmak zorunda kalan onbinlerce kabiliyetli, nadide güzellikle insan geliyor aklıma. Kader faytonu bizi yıllar önce alıp Amerika’nın küçük bir kasabasına getirdi. Değişik maceraların, uğranılan bazı talihsizliklerin ve haksızlıkların neticesinde de bu küçük kasabaya hapsetti. Zehirleri Türkiye ile sınırlı kalmayıp dünyadaki her yere yayılan yılan ruhlu insanların etkisiyle eskiden dost sandığımız insanlar, bizleri yalnızlık kuyularına atıp arkalarına bile bakmadan ayrılıp gittiler. Gurbette kader mahkumu olmak da bizlere düştü anlayacağınız!

Yaşadığım küçük kasabaya yarım saat mesafede küçük bir Amerikan köyünde bir lise öğretmenliği düştü kısmetime. Bundan biraz daha büyükçe bir kasabada yerel bir üniversitede çalışan bir arkadaşım ve onun gibi onlarcası geliyor aklıma. Filmlerde gördüğünüz eski kovboy kültürünün uzantısı olan, kendilerine ‘Redneck’ diyen insanların yoğunlukta olduğu bir yer burası. Okul binası dışında dört bir yana doğru uzanan kilometrelerce uzunlukta tarlaların, at ve inek çiftliklerinin çok olduğu bir yer. Her sabah, günlük zikirlerim eşliğinde arabamla, bir bataklık üzerine inşa edilmiş bir yoldan geçerken, güneş yavaş yavaş ufukta görünmeye başlıyor ve nedense benim zikirlerimin bir parçası olan ‘vedduha’ ifadesi tam da o ana denk gelip dökülüveriyor dudaklarımdan!..

Eskiden Amerika’nın değişik yerlerine arkadaşlar ile yaptığım seyahatler geliyor aklıma. Arka koltuğa geçer ve hep yaptığım gibi başımı cama yaslar ve hayallere dalardım. Onların neler konuştuklarını bile dinlemezdim çoğu zaman. Eski kovboy kasabalarını andırır şekilde dizayn edilmiş, ara ara metruk ahşap binalarla dolu kırsal alanlardan geçerken oralarda yaşayan insanları düşünürdüm hep. Ne yerler! Ne içerler! Nasıl geçinirler! Nasıl insanlardır! gibi sorular sorardım kendi kendime. Arkadaşlarım böyle şeyler merak ederler miydi hiç; bilemiyorum! Bir mülteci hastalığıdır; ‘bilmişlik!’ Zaten sorsanız henüz içinde iki yıl yaşadıkları ülkenin ‘uzmanı’ olmuşlardır kendileri; sorsanız iki dakikada ‘uzman’ görüşlerini özetleyiverirler size hemen. Bu tür soruların cevaplarını o insanlarla hiç içli dışlı yaşamadıkları halde bilir onlar! Bense hep yaşayarak bilmek ve öğrenmek isterim…

Sonra o küçük kasabanın birkaç klisesini geçtiğimizde ileride küçük bir okul görürdüm. Orada okuyan sarışın ve zenci çocukları düşünürdüm hemen. ‘Güzel ülkenin, güzel insanları!’ derdim kendi kendime! Ama sonra içimi aniden bir sorumluluk hissi sarar ve bu güzel insanlara nasıl ulaşacağız, bizlerin de güzel insanlar olduğumuzu, onlarla birlikte güzel bir dünya kurabileceğimizi onlara nasıl anlatabiliriz diye geçirirdim içimden ve ruhumu derin bir hüzün kaplardı. Aynı duyguları; uçak seyahatlerimde, bir şehrin üzerinden geçerken de hissetmişimdir hep!

Aradan yıllar geçti ve işte ben, kendimi inek ve at çiftliklerinin ortasında küçük bir lise binasında öğretmenlik yaparken buldum. Güney Amerikalı (southern) aksanı ile konuşan ve çoğu çiftliklerde yaşayan güzel insanların arasında geçiyor günlerim, onlarla beraber mesai yapıyor, onların çocuklarına bir yandan matematik anlatıyor, diğer yandan da hayata dair güzelliklerden bahsediyorum; onları üniversiteye ve sonrası hayata hazırlıyorum kendi çapımda…

Her sabah arabamdan indiğimde adeta burun direklerini kıracak derecede yoğun tezek kokularının içinden kuş cıvıltıları eşliğinde geçerek ilerliyorum binaya. Kendimi içeri zor atıyorum! Okula her gün Wall Street Journal gazetesi geliyor. Benim dışımda gazeteyi okuyan yok; beni çok sevdiği için her gün elimdeki okunmuş gazeteyi alıp okuyan Amerikalı bir öğrenci dışında! Kağıt gazete okuma duygusunu hiç tatmamış bir yaş grubuna hitap ediyoruz burada. Yetişkin insanlar da teknolojik çağa ayak uydurmuşlar; zaten yerel haberler dışında dünyadaki gelişmelere pek ilgileri de yok! Oysa ben Çin’deki ve Asya’nın diğer ücra köşelerindeki ekonomik ve sosyal gelişmelerden bile haberdar olmak istiyorum bu küçük dünyamda.

Gazetemi koltuğumun altına sıkıştırıp usulca sınıfıma doğru ilerliyorum. Birazdan koridorun köşesinde Mr. Frank belirecek ve bana o yumuşak üslubuyla ‘günaydın’ diyecek. Yaşı altmışlara dayanmış bu beyaz Amerikalı adam her sabah aynı saatte uzun bir yürüyüş egzersizi yapıyor bina içerisinde. Onu geçtiğimde diğer öğretmenleri göreceğim sırayla; bayan Baley, bay George ve diğerleri… Her karşılaştığım insan bugün de günaydın diyecekler bana; o çehrelerinden hiç eksik olmayan nazik ve kibar tavırlarıyla!

Sınıfıma geçip masama oturduğumda gazetemi okumak için biraz vaktim olacak mesai başlamadan evvel. Hemen yakınımızdan geçen taşıma treni düdüğünü öttürecek yine; bana seyahatlari, yolculukları hatırlatırcasına inatla… ve ben Amerika’nın bu küçük köyünde oturmuş; bir yanda Türk Sanat musikisi dinlerken bir yanda da dünyaya açılan tek kapım olan gazetemi okuyor olacağım. Ardından benim gibi kader faytonunun, dünyanın küçük-büyük değişik şehirlerine, kasabalarına ve köylerine sürüklediği, oralarda kendi mesleklerinden, ideallerinden ve hayallerinden kopmuş bir şekilde tekrar hayata tutunmaya çalışan kardeşlerimi düşüneceğim ve onlar için dualar edeceğim.

Sonra düşüneceğim: Acaba bizler, gerçekten de ıssız çöllerde başıboş dolanan yalnız ve talihsiz otlar gibi miyiz; yoksa Hikmet-i İlahinin zulüm fırtınalarını bahane ederek dünyanın en küçük beldelerine kadar, ileride başak açmak üzere, dağıttığı tohumlar mıyız?

Kader faytonunun tekerleri gıcırtılar eşliğinde dönmeye devam ediyorlar ve ben oraya takılmış bir vaziyette yoluma devam ediyorum ve çareyi ancak; o fayton sahibinin iradesine sığınmakta ve onun hikmetine biat etmekte buluyorum!

Güneş yine batıyor! Bakalım yarın nelere gebe!

2 YORUMLAR

  1. Oralarda ozgur ve beladan uzak olmak size sukur dedirtmesi lazim diye dusunuyorum. Hapislerde ve yollarda hayatini kaybedenleri dusununce insanin icine kor dusuyor ama birey olarak ayakta kaldigimiz ve yiyecek ekmegimiz,barinacak evimiz icin Allaha sonsuz sukurler etmek lazim.
    Bu surec olmasa bile insanin hikayesi cok degismeyecekti. Zalim olup yasamaktansa, masum olup olmek daha evladir.. Nasil olsa hesap gunu var; ne kadar az ve gunahla gidersek o kadar kolay olir hesabimiz. Zalimler dertlerine yansinlar… Saygi ve selamlar..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin