İhraç edilen akademisyenlerin sesi neden çıkmıyor?

Yorum | Dr. Serdar Efeoğlu

Geçen hafta 12 Eylül cuntacılarının eseri olan YÖK’ün kuruluş yıldönümüydü. Ama geçmiş yılların aksine 15 Temmuz’a kadar şahit olduğumuz protestolar olmadığı gibi YÖK gündem bile olmadı.

Binlerce akademisyeni ihraç eden bu kurumun en azından kuruluş yıldönümünde sorgulanması gerekiyordu. Ancak halen üniversitelerde çalışan akademisyenlerden elbette bir tepki beklemek komik olurdu. Diğer taraftan ihraç edilen akademisyenlerin de bir etkinliğine veya protestosuna şahit olmadık.

Bu nedenle bu haftaki yazımızda ihraç edilen akademisyenlerin neden tepki göstermediklerini ve seslerini neden duyuramadıklarını sorgulamaya çalıştık.

ŞİMDİ NE YAPIYORLAR?

15 Temmuz sonrasında çıkarılan KHK’larla birçok meslek grubundan binlerce insan kamudan ihraç edilerek açlığa mahkûm edildi. Meş’um darbe teşebbüsünün üzerinden iki yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen AKP’nin intikam duygusu bir türlü hafiflemedi.

En son geçtiğimiz hafta KHK’lı hekimlerin özel sektörde çalışmaları ancak SGK anlaşması olmayan hastanelerde görev yapmaları ya da kendi muayenehanelerini açmaları şartına bağlandı.

Şu an sayıları 7.000’i geçen akademisyenlerin ise kamuda veya özel sektörde “akademik” olarak görev yapma imkânları bulunmuyor. Bu kişiler geçimlerini iki yıldan bu yana ya birikimlerini kullanarak ya da emekli maaşlarıyla sağlıyorlar veya bilimsel kimlik ve yeterliliklerini bir kenara bırakarak “esnaf veya işçi” olarak çalışıyorlar.

NİYE SESLERİ ÇIKMIYOR?

15 Temmuz’un ayak sesleri aslında 17 Aralık süreci ile başlamıştı. Daha o günlerde dönemin başbakanı “Onlara su bile yok” demiş, Türkiye’nin her yerinden açılacak binlerce davadan bahsetmişti.

15 Temmuz süreci AKP’ye bu imkânı verdi ve daha ilk KHK’da “iltisak” gibi her türlü yoruma açık bir ifade ile yüzbinlerce kişi hedef alındı. Bunlar içinde önemli bir kitleyi de akademisyenler oluşturdu.

27 Mayıs ve 12 Eylül’de de akademik tasfiye yapılmıştı. Ancak 15 Temmuz bir tasfiyenin çok ötesine geçerek “akademik kıyım” şeklini aldı. Örneğin 27 Mayıs cuntacıları 147’likler listesi ile üniversiteden çıkardıkları akademisyenleri başka kurumlarda görevlendirmişlerdi. Hâlbuki 15 Temmuz sürecindeki tasfiyeler, hocaları üniversiteden ihraç etmekle kalmayıp bir başka vakıf üniversitesinde veya başka bir kurumda çalışmalarını da engelledi.

İhraç listesinde yer alan kişiler “iltisaklı” kabul edilip tamamına yakını gözaltına alındı. Bu kişiler 15 Temmuz’la hiçbir ilgileri olmamasına rağmen yargı önüne çıktılar ve birçoğu örgüt üyeliğinden ceza aldılar.

15 Temmuz sürecinde yaşanan işkenceler, hapishanelerde verilen hücre cezaları, mahkemelerde yapılan baskılar akademisyenleri iyice bunalttı. Bütün bu hukuksuzluklara; içeride AYM’nin, dışarıda AİHM’in seyirci kalması eklenince akademisyenlerin seslerini duyurma imkânları olmadı.

Bütün bu yaşananlar mağdur akademisyenlerin tamamen içlerine kapanmalarına yol açtı. Sadece “Cemaat iltisakı suçlaması” ile ihraç edilenler değil, bir gazete ilanı nedeniyle ihraç edilen Barış Akademisyenleri de tepkilerini çok fazla duyurma imkânı bulamadılar.

TÜRKİYE’DE YAŞAYANLAR

Yüz binden fazla insan bu süreçte hayatında ilk defa hapishane ile tanıştı. Bazı akademisyenler yurt dışı yasağı, pasaport alamama veya adli kontrol gibi nedenlerle yurt dışına çıkamadılar. Bu kişiler muhtemelen başlangıçta kısa zamanda üniversitelerine döneceklerini düşündüler.

Bu akademisyenlerin birçoğu yaptıkları doktora çalışmalarıyla alanlarında önemli boşluklar doldurarak bilime büyük katkılar yapmışlardı. Ancak intikamcı zihniyet için bunların hiçbir önemi yoktu ve darbeden sonraki iki yıl içinde geri dönme konusu gündeme bile gelmedi.

Hapishane sürecini yaşayanların bir kısmı ise yılların emeğinin bir anda yok edilmesiyle büyük bir hayal kırıklığı ile karşı karşıya kaldı. Yaptıkları çalışmaların, verdikleri emeklerin, yıllarca oluşturmaya çalıştıkları kütüphanelerinin artık bir kıymeti olmadığını düşünerek bilim hayatlarını ikinci, hatta üçüncü plana attılar.

Bir kısmı da başka alanlara yönelerek bilimsel faaliyetlerden tamamen uzaklaştılar. Çünkü geçim derdi her şeyden önemliydi ve işyeri açarak veya baba mesleği işlere girerek hayata tutunmaya çalıştılar.

Bütün bunlar ve elbette Türkiye’de söz ve düşünce hürriyetinin tamamen yok edilmesi, çok “gülünç” gerekçelerle insanların gözaltına alınarak aylarca hapiste kalmaları, akademisyenlerin sessizliğinde önemli bir etken oldu.

Gerek KHK ile ihraç edilenler, gerekse vakıf üniversitelerinin kapatılmasıyla işsiz kalan akademisyenler için hala sıkıntılar geçmiş değil. Her an yeni bir iddia veya ihbar ile hapishaneye gitmeleri sıradan bir vaka haline gelmiş bulunuyor. Bunun için CİMER’e yazılan isimsiz bir ihbar bile yeterli oluyor ve evrensel hukuk ilkeleri hiçe sayılarak korkunç bir süreç başlıyor.

YURTDIŞINA GİDENLER

İhraç edilen veya üniversitelerinin kapanmasıyla sokağa atılan ve gözaltına alınmak için sırasını bekleyen akademisyenlerin bir kısmı ise çeşitli yollarla yurt dışına gitmek zorunda kaldılar. Bazı kişiler de ihraç kervanına dâhil edilmemek için 12 Eylül’de İlber Ortaylı’nın yaptığı gibi istifa ederek yurt dışına gittiler. Halen Türkiye’nin normalleşmemesi nedeniyle hemen her gün sosyal medyada yurt dışına çıkacağını veya çıktığını açıklayan akademisyenlerle karşılaşıyoruz.

Yurtdışına gidenler ise çok farklı ülkelere dağıldılar ve bu ülkelerde yeni bir hayata başladılar. Bunların çok az bir kısmı üniversitelerde çalışma imkânı elde ettiler. Bu kişiler genellikle daha önce doktora yaptıkları ülkeler ve üniversitelere gitme imkânı bulanlardı.

Geri kalanlarsa öncelikle diploma süreçlerinden başladı. Türkiye’nin “çağ atlamış olsa da, bütün dünya Türkiye’yi kıskansa da aslında Suriye veya Afganistan’dan farklı olmadığını” yaşayarak öğrendiler. Çünkü ellerindeki diplomaların karşılığı yoktu ve önce “denklik meselesi” çözülmeliydi. Bu da aylarca devam eden bir süreç demekti. Nitekim bazı genç akademisyenler bu süreçte yeniden doktoraya başlamak zorunda kaldılar. Ancak geçimlerini sağlamak yine ilk plandaydı ve akademik hayat sadece günlük birkaç saatten ibaret kaldı.

Önemli bir kısmı ise gittikleri ülkenin dilini öğrenme derdine düştüler. Örneğin Avrupa ülkelerine gidenler çok iyi İngilizce bilseler de o ülkenin dilini öğrenmeden hayatlarını devam ettirmenin mümkün olmadığını gördüler. Böylece kırklı ellili yaşlardaki birçok akademisyen bilimsel çalışmalarının en verimli döneminde yeniden öğrenci oldular.

Bütün bunlar yurt dışına çıkma imkânı bulabilmiş akademisyenlerin de mağduriyetleri anlatmalarına ve Türkiye’de akademik hayatın durumunu dünyaya aktaracak faaliyetlerde bulunmalarına engel oldu.

ELMAS YERE DÜŞSE DE

Yıllarını bilime adamış, hayatlarının en verimli dönemini kütüphanelerde, laboratuvarlarda, arşivlerde geçirmiş insanların 15 Temmuz sonrasında kitlesel kıyıma maruz kalan bütün kişiler gibi büyük bir travma yaşadıkları bir gerçek.

Unutmayalım ki bu kişilerin içinde aslı astarı olmayan fişleme ve iddialarla gazetelerde haber olan, fotoğrafları yayınlanan ve hapishanelerde hayatlarını kaybedenler oldu.

Bunlar birçok akademisyenin kendi kabuğuna çekilmesine ve yaşadığı mağduriyetleri ortaya koyamamasına yol açtı. Hele bugünün Türkiye’sinde bu kişilerin bir dernek veya platform çatısı altında örgütlenmeleri, öncelikle gözaltına alınmayı, işkenceyi ve devamında en az birkaç ay hapis yatmayı göze almaları demekti.

Bütün bu acılara ve travmalara rağmen kıyıma uğramış bilim adamlarının, ne kadar zor şartlar altında olurlarsa olsunlar hayata küsmeden bilimsel çalışmalara devam etmelerinde fayda var.

Unutmayalım ki üniversite ortamında olmasalar da yayınlarının dünyada bir karşılığı var ve hala yararlanılmaya, atıf yapılmaya devam ediliyor. Özellikle Türkiye’deki bilim adamları korku veya nefretten bu çalışmaları dipnotlarında bile gösteremeseler de kaliteli yayınların her zaman karşılığı oluyor.

Bu durum bize “Elmas yere düşse de değerinden bir şey kaybetmez” sözünü bir kez daha hatırlatıyor ve gerek yurtiçinde gerekse yurtdışındaki mağdur akademisyenlerin akademik yönlerini bir şekilde devam ettirmeleri gerçeğini ortaya koyuyor.

Not: Yazımızda Türkiye’deki özgürlüklerin durumu açıkça görülebilir. Nitekim ihraç edilen akademisyenlerden bir kişinin bile ismine yer vermemeyi tercih ettik. Çünkü şaka gibi görünse de burada ismi geçecek bir kişinin ertesi gün “iltisak” bahanesiyle gözaltına alınma ihtimali yok mu?

1 YORUM

  1. Değerli hocam ben de bu kervandayim. Çok güzel izah etmişsiniz. Allah razı olsun. Ama inanın anlattiginizdan çok daha kötü durumdayız. Asgari ucrete sigortasiz
    Pasin yagin icindeyim. Anlatmak yetmez. Koşullar öyle acı verici ki. 7 de çıkıp 8 de evde oluyorum. Anneyim. Bedensel yorgunluğun üstüne ailevi vazifeler derken akademik çalışma hayal gibi…
    Sesimizi çıkaracak gücümüz uygun imkanimiz yok. Hayat bir süreliğine durdu bizim için…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin