İdlib neden Türkiye için Suriye’de yolun sonu?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Rusya’nın uydusu haline gelen Türkiye’nin önümüzdeki dönemde NATO’dan kopuşuyla alakalı analizlerimi birçok yazıda okurla paylaştım. Bu yazıda, Rusya ile ilişkilerde nasıl tehlikeli bir mayın tarlası bulunduğunu İdlib vakası üzerinden ele almayı istiyorum.

İdlib Türkiye’nin Hatay bölgesine yakın, Samandağ-Reyhanlı-Halep hattının güneyinde son derece stratejik ve bir o kadar da stratejik bir Suriye kenti. Bölgenin stratejik önemi, Beşar Esad yönetimine karşı olan muhalif grupların son kalesi olması. 2018’in Eylül ayında Rusya, Türkiye ve İran arasında yapılan bir mutabakatla İdlib’in kuzeybatısında tampon bölge oluşturularak ateşkes sağlandı. Bölgede bulunan silahlı güçlerin tümü cihatçı gruplar. Ortak özellikleri, IŞİD ideolojisini aynen benimsemiş olmaları. IŞİD dışında bir yapı olmaları bu gerçeği değiştirmiyor. Sahada IŞİD kadar belirleyici olamadıklarından dolayı ön planda olmadılar. Ancak Hayat Tahrir el-Şam gibi, Hurras el-Din gibi, Türkistan İslami Partisi gibi birbirinden ayrı ve farklı gruplar, radikal ve barbar uygulamaları ve katliamları ile dikkat çekti. Bu gruplar, aralarındaki ideolojik benzerliklere karşın birbirleriyle de bölge üzerinde hâkimiyet mücadelesi içindeler. Tahrir el-Şam (TEŞ) grubu 2019 yılında diğer gruplara karşı topyekûn ve geniş kapsamlı bir saldırı harekâtında bulundu ve bölgedeki en güçlü milis grubu haline geldi. Büyük oranda diğer grupları bastırarak bölgeyi kendi kontrolü altına almayı başardı. Böylece Türkiye sınırına bitişik bölgeler de TEŞ kontrolüne girdi.

TEŞ, esasında kamuoyunun yakından tanıdığı terörist organizasyon olan El Kaide’nin bir yan örgütü. Bilindiği üzere Suriye iç savaşında El Kaide, El Nusra Cephesi adıyla bölgede cihatçı terörist saldırılara başlamıştı. Cabhat Fatih el-Şam adını da kullanan bu örgüt, IŞİD’le beraber Suriye topraklarında operatif kabiliyeti olan en tehlikeli cihatçı grup olarak biliniyor. TEŞ’le yerine göre çekişen, yerine göre onunla işbirliği halinde olan gruplardan Ahrar el-Şam (AEŞ), Ankara tarafından desteklenen bir cihatçı grup. Ankara aynı zamanda “Özgür Suriye Ordusu” başlığı altında bölgede faaliyet gösteren cihatçı grupların da hamisi konumunda bulunuyor. Resmi olarak bu grupları terörist olarak kabul etmek istemeyen Ankara, bu nedenle Rusya ve Esad rejimiyle ters düşüyor. TEŞ resmi olarak Ankara tarafından – Batı ve Rusya baskısı nedeniyle – terörist grup listesine alınmak durumunda kaldıysa da, sahadaki kaygan zeminde Türkiye tarafından bu gruba ciddi müsamaha gösterildiği, Ankara ile bu grup arasında üzeri örtülü bir işbirliği ve iletişim olduğu iddia ediliyor. ÖSO bu gruplar içinde en “özgürlükçü” olan grup olarak gösterilse de, sahada ÖSO’nun yaptığı barbarlıklar ve savunduğu ideoloji TEŞ ve AEŞ gibi gruplardan daha farklı değil. Bunlar Selefi-Vahabi-Sünni köktendinci bir kokteyl ideoloji çerçevesinde dünyayı algılayan gruplar. Bu ideolojiye karşı olan tüm grupları düşman olarak algılıyor, onlara karşı “cihat” yapıyorlar. Suriye iç savaşı başladığından bu yana Ankara’nın bu gruplarla çok yakın istihbari-lojistik ilişkisi var. Bölgede Orta Asya kökenli, özellikle Uygur ve Özbek cihatçılar mevcut. Sayıları 30,000-50,000 arasında tahmin edilen bu Türkistanlı cihatçıların dışında aralarında Türk vatandaşlarının da olduğu on binlerce başka milletlerden ve ülkelerden cihatçı, İdlib bölgesinde bahsettiğim gruplar veya diğerleri altında “savaşıyor”, yani terörizm yapıyor. Elbette tahmin edebileceğiniz gibi, bu insan kaynakları Türkiye toprakları üzerinden bölgeye intikal ettiriliyor. Türk resmi makamlarının üstlendikleri rol bilinmese de, Türkiye’nin “cihatçı güzergâhı” durumunda olduğu neredeyse tüm analiz ve raporların üzerinde fikir birliğinde oldukları bir vaka.

Bölgede yaşayan ve sayılarının 3 milyon civarında olduğu tahmin edilen sivillerin durumu, önümüzdeki hafta ve aylarda meydana gelmesi muhtemel olaylardan birincil derecede etkilenecek. Bu bahsedilen sivil nüfusun 1/3’ünü çocuklar oluşturuyor. Rusya ve Türkiye arasında pazarlık konusu olan İdlib’teki dikkat çekici hususlardan birisi, işte bu İslamcı-cihatçı fanatik terör gruplarıyla sivillerin geleceği meselesi. Eğer anlaşmaya varılamazsa ve bölgedeki bu yapı önümüzdeki haftalarda veya aylarda değişmezse, Moskova-Şam güçleri bu bölgede – Ankara’ya rağmen – askeri operasyonlarının kalibresini yükseltecek, hatta belki de bombardımanlar ve kara gücü koordineli geniş bir saldırı başlatacak. ABD ve Batı, Rusya’nın bu bölgedeki saldırılarını uzunca süredir eleştiriyor ve sivil kayıplardan yoğun endişe duyuyor. Birleşmiş Milletler (BM) de bölgedeki Rus askeri etkinliğinden endişeli. Eğer Rusya desteği ile Esad güçleri bölgede topyekûn saldırıya girişirse, muhtemelen bu üç milyon civarındaki sivil nüfusun ciddi bir oranı – muhtemelen bir milyonun üzerinde Suriyeli – Türkiye sınırı üzerinden Türk topraklarına kaçacak. Bu durum Türkiye’deki Suriyeli mülteci sayısını birkaç hafta içerisinde %20-%25 civarında arttırabilir. Bunun Ankara bakımından kabul edilemeyecek bir senaryo olduğu aşikâr. Özellikle şu an halk desteği en asgari seviyelere gerilemiş olan Erdoğan-AKP cephesi ile küçük ortak MHP, bu sürecin sonunda ayaklarının altındaki halının setçe çekildiğini görebilir. Türkiye’nin bölgede askeri varlığı bulunuyor. Bölgede Rus destekli Esad rejimi güçleri geniş bir saldırı başlatırsa, bölgedeki Türk askeri varlığı ile karşı karşıya gelebilirler. S-400’lerin Türkiye’ye konuşlandırıldığı şu sıralarda ABD-NATO cephesi tarafından Türkiye-Rusya ilişkilerinde bir kırılma olursa bu İdlib bölgesinde olur beklentisi bundan. Fakat bu senaryo ne kadar gerçekçi? Gelin buna bakalım.

Bugün Türkiye’yi yöneten rejimin iki ana sütunu var. Birinci sütun, Erdoğan, AKP ve MHP’den oluşan Cumhur İttifakıdır. İkinci sütun ise, 15 Temmuz’dan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) üzerinde belirleyici olan ve ana komuta kademelerini işgal eden bir cuntadır. Bu cuntanın kendisine ne isim verdiğini bilmediğimizden onu değişik isimlerle adlandırıyoruz. Genellikle Avrasyacılar olarak geçen bu grup içerisinde, birbirinden farklı ideolojik nüanslarla ayrışan mikro ekipler olma olasılığı yüksek. Ortak özellikleri, Batı yönelimli (ABD-NATO ortaklığı merkezinde) tasarlanan ve 1950’lerden beri devam eden Türk savunma politikasını tümüyle ortadan kaldırmak istemeleri. Bu nedenle Rusya ile ortaklığı seçtiler. Bunu “bağımsızlaşma” adına yaptıklarını iddia ediyorlar. Ancak aklı başında ve nesnel olarak olaylara yaklaşan tüm analizler, bunun Ankara’yı öncekine oranla çok daha fazla “bağımlı” hale getireceğini söylüyor. Birinci sütunu oluşturan Cumhur İttifakı koalisyonunun neden bu ikinci sütunun dayattığı askeri ve güvenlik politikasını kabul ettiği sorusu, rejim içi güç dengeleri ekseninde yanıtlanabilir. Fakat mesele şu ki, şu an için bu oldukça “magazinsel önemde” olan bir konu. Bunun nedeni a- elimizde bu konuya ilişkin yeterince veri olmaması, b- bu konunun değil, onun sonucunun daha önemli olması.

Görünen o ki, 2013’lere kadar Rusya yörüngesine girmek gibi bir emare göstermeyen Türkiye dış ve güvenlik politikasını yöneten Erdoğan ve AKP, bu yön değişimini talep eden ve gerekli bulan taraf olmasa gerek. Yoksa 2002-2013 yılları arasında vaka olan Avrupa Birliği (AB) yönelimini, Kürt açılımlarını, demokratikleşmeyi, Büyük Ortadoğu Projesi’ne ilişkin Erdoğan’ın demeçlerini, vs. daha onlarca olguyu izah edemezdik. Yani 1. Sütun’un Erdoğan ve AKP ayağı, bir politika değişimini talep etmiş olamaz. 1. Sütunun MHP ayağı, Erdoğan ve partisinin özellikle Kürtlerle yürütülen Çözüm Süreci’ne en sert muhalefeti yapması bağlamında “acaba Erdoğan’ın ikna eden güç Bahçeli ve MHP miydi” sorusunu gündeme getirebilir. Fakat MHP’nin koalisyondaki etkisi bir taraftan, tarihi akış içerisindeki kronolojik gelişmeler diğer taraftan, bu hipotezi desteklemeyen çok güçlü kanıtlar içeriyor. MHP Erdoğan’ı politika değişikliğine zorlamadı. Politika değişikliğinden sonra Erdoğan’ı desteklemeye başladı! Bu durumda, ister istemez ikinci sütunun etkisini dikkate almamız gerekiyor. Daha önce defalarca analiz ettiğim gibi, 17 Aralık sonrasında doğan bir Ergenekon-Erdoğan ittifakı var. “Milli orduya kumpas” miladından hemen sonra bahsettiğim politika değişimi gerçekleşti. Böylece Türkiye Batı’dan uzaklaştı, Rusya’ya yaklaştı.

Gelelim Batı’da İdlib’te Rusya ve Türkiye arasında bir kırılma ve kopuş gerçekleşebilir mi türünden beklentilere. Bu çok olası değil. Çünkü güvenlik politikalarında, özellikle de ana yönelim meselesinde, Avrasyacı ikinci sütun çok belirleyici. Bu Erdoğan’ın çantada keklik olduğu anlamına gelmiyor. Fakat Erdoğan dış politika yönelimi ile Rusya yörüngesinde hareket etmek konularında Avrasyacı askerlerin dümen suyuna girmiş durumda. Bu 17 Aralık sonrası ona can suyu oldu. 15 Temmuz sonrasında TSK’daki tasfiye operasyonuyla beraber, bu Avrasyacı kanat daha etkin konuma geldi. Ruslara göre Erdoğan’ın Suriye’deki tek beklentisi – o da iç kamuoyunu gözeterek! – İdlib’deki kendi etkisi altında olan grupları desteklemesi. Biliyorsunuz, İslamcıların baştan beri Suriye’yi bir tür şova dönüştürmelerinin nedeni, Erdoğan’ın bir “halife” olarak algılatılmasıydı. Bu algı yönetimine göre Erdoğan İslam dünyasının “dik duran” lideriydi, Batı’ya meydan okuyor, Ortadoğu coğrafyasındaki halklar tarafından büyük saygı görüyordu. MİT başta olmak üzere tüm devlet birimleri, bu algının yaratılmasını, reel dış politik hedeflere göre öncelediler. Ve hata üzerine hata yaparak Ankara’yı sahada maymuna çevirdiler. Ama kimin umurundaydı? AKP tabanı bu kamu diplomasisinin sonuçlarını satın aldı ve Erdoğan da bu desteği iç siyasette – mesela başkanlık seçimlerinde – oya dönüştürdü. Bu arada çakma halife güvenliği komple Avrasyacı ekibe devretmişti, ama bu kimin umurundaydı ki!

İşte Kremlin, olağanüstü ince hesap-kitap yeteneği çerçevesinde, Erdoğan’ın bu zafiyetini biliyor. 15 Temmuz’dan beri Türkiye iç siyasetinde etkisini maksimum seviyelere taşıyan Putin, İdlib bölgesinde son kertede Erdoğan’ın havlu atacağını hesaplıyor. Nasıl ki S-400 hamlesiyle Türkiye’yi NATO’dan kopma noktasına getirdiyse, şimdi de İdlib üzerinden Erdoğan’a oyunun kurallarını dayatmak istiyor. Türkiye’deki Rusya muhipleri (Avrasyacılar ve onlarla aynı şapka altında olan Ergenekoncular, Balyozcular, Ulusalcılar, Kemalistler vs.) bu yaşanan süreci tabanlarına “Türkiye’yi emperyalistlerden kurtarıyoruz!” retoriği ile meşrulaştırıyorlar. Böylece Türkiye seri adımlarla Rusya’nın bir uydusu haline geliyor. Şimdi bu hamle silsilesinde sırada İdlib var!

Rusya’nın hedefi, Ankara’nın Suriye politikasını tümüyle kendi kontrolü altına almak ve Esad rejimi ile Ankara arasında ilişkileri normalleştirmek. Bu başından beri Avrasyacıların savunduğu pozisyon aslında! Pazarlık konusu şu: Esad rejimi ile sorunları gidermek, Esad-Rus güçleri tarafından üniter yapısı korunan Suriye’yi kabul etmek ve onun kuzey sınırlarını (muhtemelen Ruslarla beraber!) korumak, Türkiye-Suriye hattını Rusların jeopolitik stratejileri için uygun bir konuma getirmek. Buradan, Ruslar ve Esad ne bekliyor, görebiliyoruz. Peki, Avrasyacılar ne bekliyor? Ankara’nın tek derdi, Kürtler. Suriye Kürtlerinin Rojava bölgesindeki kontrolünün sona erdirilmesi, Ankara’nın en büyük hayali. Yani Türkiye, Suriye iç savaşı öncesi var olan statükoya geri dönüş istiyor. Başka bir ifadeyle, İdlib bir anlamda Türkiye için Suriye’de yolun sonu. Heyhat, Şam Emevi Camii’nde namaz hayalinden sonra düşülen ve yere serçe çarpılan zemin, iç savaş öncesi durum! Gerçekten, içler acısı bir durumda Türkiye. Ama emin olun bunu “zafer” olarak satın alacak nasyonalist bir nüfus var ülkede!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin