İç ve dış politika belirleyicisi olarak Türkiye toplumunun radikalleştirilmesi sorunu

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye NATO’dan fiilen koptu. Esasında bu kopuş güvenlik kimliğiyle alakalı değil. Aksine daha çok değişen çıkar algılarıyla ilgili. Türkiye’de yaşanan sosyolojik ve iç siyasi değişimler, yeni bir öz-kimlik tanımlamasını tetikledi. Her öz-kimlik, “öteki” tanımlaması üzerine inşa edilir. Türkler 20. yüzyıl başlarında öz-kimliklerini ulus temelli olarak tespit ettiler. Bunu biraz da reel politik nedenlerden dolayı yapmak durumunda kaldılar. Çünkü Osmanlı kimliğinin mihenk taşı olan İslami ümmet konsepti artık fiilen son bulmuş, imparatorluğun Müslüman toplumlarından Türk olmayanları kopuş sürecine girmişti. Osmanlı vatandaşlığı üzerine inşa edilen yeni bir kimlikle Müslüman ve gayrimüslim Osmanlı unsurlarını birleştirecek bir üst kimlik projesi de başarısız oldu. Ve Türklük bilinci üzerine yeni bir kimlik ortaya çıktı. Bu kimliğin ötekileri, Osmanlı toprak bütünlüğüne başkaldıran tüm unsurlardı. Erken cumhuriyet dönemi, Osmanlı geçmişinden Ermeni ve Kürt unsurlarına dair patolojik bir miras devraldı. Arapların Birinci Dünya Savaşı esnasında İngilizlerle işbirliği yapması sonrasında gelişen “arkadan vuran Arap” imajı da, Ermeni ve Kürt “ötekiler” gibi, Arapları da “öteki” haline getirdi. İstiklal Savaşı’ndaki somut düşman Yunanlılar da elbette “öteki” olarak algılanacaklardı. İç “öteki” ise bizzat Osmanlı devletinin ta kendisi olacaktı. Böylece yirminci yüzyıldaki Türk kimliği, resmi tarih yazımı ile beraber, bu ötekilerden hareketle yeni bir kimlik olarak doğmuş oldu. Ancak Batı ve Batılılar bu kimliğin “ötekisi” olmadılar. Sonradan, özellikle çok partili sisteme geçilmesini müteakip, İslamcılar, Türkçüler ve Komünistler Batı’yı “ötekileştirmeye” çalıştı, onu bir öteki olarak Türk kimliğinin bir tür antitezi olarak ortaya attı. Yine de bu grupların yaklaşımı çok marjinaldi. Yani esas ana akımı oluşturan merkez sağ ve merkez sol kesim, NATO üyeliği be Atatürk’ün Batılılaşma ideali üzerinden bir tür senteze giderek, Batılı bir Türkiye algısıyla hareket ettikleri gibi, Batı’yı da asla bir karşı blok olarak algılamadı. Aynı takımın oyuncuları arasındaki ilişkiler, diğer NATO üyeleri arasında olduğu gibi, Türkiye’de de hâkim yaklaşım ola geldi.

Ancak Marksist-Leninist sol “anti-emperyalist” ve anti-Amerikancı retorik üzerinden, Ülkücü nasyonalistler Osmanlı geçmişini mitleştiren Ömer Seyfettin idealizmine yakın bir okumayla, Osmanlı-Batı mücadelesi temelinde, İslamcılar ise Yirminci Yüzyıl’daki Arap İslamcılığında görüldüğü şekliyle İslam-Hristiyan mücadelesi üzerinden Batı karşıtı bir tutum izlediler ve Batı’yı “ötekileştirdiler”. Buna göre her üç akımın da ortak noktası, “kötü Batı’yı reddetmek”, “onun Türkiye’yi bölüp parçalamaya yönelik” hamlelerine karşı “milli” bir refleks geliştirmek oldu. Böylece potansiyel olarak her üç ideolojik yönelim de anti-Batı olmak noktasında ortak bir zemine sahip oldular.

AB sürecinde Türkiye’deki parlamenter sistem hiç olmadığı kadar Batı standartlarında bir insan hakları ve demokrasi rejimine yaklaştı. Batı ittifakı ve Atatürk’ün Batılılaşma idealini (modernleşme yaklaşımı olarak) benimsemiş olan devletlû kesim, özellikle de cumhuriyet bürokrasisi, Batı normlarında yer alan azınlık hakları konusundaki endişelerinden dolayı giderek Batı kulübünde olmayı sorgulasalar da, 1990’ların sonlarına dek “özel koşullarımız var” argümanına sığınarak durumu idare ettiler. Ancak AB sürecinde Türkiye üye adayı yapılınca, Kopenhag Kriterlerini uygulamak konusu bir gerçeklik haline geldi. Ve 1980’lerde doğan ayrılıkçı Kürt hareketinden kaynaklanan büyük tedirginlik ve korkudan dolayı, özellikle 28 Şubat sürecinden itibaren, Türk bürokrasisi – başta TSK olmak üzere – AB yönelimine karşı bir tutum almaya başladı. Buna AB sürecinde İslamcıların laikliği sulandıracakları endişesi de eklendi. Liberal demokratik değerlerin askeri vesayet sistemini ortadan kaldıracağı korkusu da eklenince, AB ve Batı entegrasyonunun artık Türkiye’nin menfaatine olmadığı algısı giderek yerleşti. AB reform sürecinde Türkiye’deki demokrat unsurlar bu şahin kanat TSK unsurlarının darbe planlarını deşifre ederek onları yargıladı. Ergenekon, Balyoz, Ayışığı gibi darbe planları etrafa saçıldı ve bu planları yapan askerlerin büyük bölümü yargılanarak hüküm giydiler. Bu süreçte AKP ve Erdoğan kendilerini İslamcı olarak fişleyen bu bürokratik vesayet unsurlarının üzerine yargı yoluyla gidilmesi hususunda siyasi destek verdi. Ancak suça ve yolsuzluğa karıştıkları 17 Aralık sürecinde ortaya çıkınca, AKP ve Erdoğan’ın iktidarlarını kaybetme ve Yüce Divan’da yargılanma olasılığı doğdu. Bu noktada hukukun dışına çıkarak, iktidarlarını koruma yolunu seçtiler. Ancak bunu yapabilmek için Türkiye’deki anayasal sistemin dışına çıkmaları ve otoriterleşmeleri gerekmekteydi. Bunu tek başlarına yapamayacaklarını gördüler ve büyük oranda güçsüzleşmiş olan derin devletle işbirliği yapmaya karar verdiler. Derin devlet her ne kadar güçsüzleşmiş de olsa, özellikle bürokraside ve yargıda çok etkindi. Üstelik derin devletle CHP’nin ve MHP’nin birbiriyle kesişen önemli ortaklıkları vardı. Demokratikleşme yanlısı liberaller, Gülen Cemaati ve ayrılıkçı Kürtlerin üzerine gitme tavizini vererek derin yapıyla anlaştılar. Ve demokrasinin demonte edilmesi süreci başladı. Bu süreci Batı normları içinde – hukuk devleti varken – yürütmeleri olanaksızdı. Bu nedenle AB sürecini tümden durdurmak için lazım olan gerekçeleri ürettiler. AB ile mülteci anlaşması da bu konuda kendilerine çok önemli bir enstrüman verdi. Çünkü AB için Suriyeli ve diğer mültecilerin Türkiye’de kalması ve kendi sınırlarına girmemesi hayati bir öncelikti.

Türkiye bu yeni yönelimi meşrulaştırmak için yeni bir kimlik dizayn etti. Ve bu kimliğin ötekisi (kötü adamı) ABD-NATO ve AB (Batı!) oldu. Suriye’de sahada Kürtlerle IŞİD’e karşı işbirliği yapan ABD “emperyalist” ve “Türkiye karşıtı” bir kötü güç olarak kamuoyuna lanse edilmeye başladı. 15 Temmuz darbe girişiminin planlayıcısının ABD olduğu, içeride bu darbe girişimini yaptığı iddia edilen Gülen Cemaati’nin arkasında ABD istihbaratı olduğu, Batı’nın Türkiye’ye karşı yıkıcı davrandığı gibi iddialar üzerine gerçekleşen bir propaganda kampanyası başladı. Ve Türkiye’deki hâkim kimlik dönüştürüldü. Yeni kimlik, Batı’dan nefret eden, bir kamuoyu oluşturdu. Türkiye toplumu kutuplaşmış olduğundan, her kesime kendi anlayacağı dilden (ayrı diskur kullanarak) Batı karşıtlığı yapıldı. İslamcılar Hristiyan Batı, “Siyonistlerin” işbirlikçisi ve koruyucusu ABD türü bir söylemle radikalleştirilirken, MHP de bu söylemin etkisine kolaylıkla girdi ve biraz milliyetçi sosla ve Osmanlı bağlamıyla AKP tabanı ile benzer bir kimliğe kaydı. CHP ise içindeki sol-Kemalist ve ulusalcı kesimler, Marksist-Leninist antiemperyalist retorikle, Batı karşıtlığını daha “enternasyonalist” bir okumayla tabanlarına yerleştirdi. Böylece Batı karşıtlığı zemininde bölünmüş-kutuplaşmış Türkiye toplumu büyük oranda birleşti. Bu birleşmenin yapıştırıcısı elbette nasyonalizm-İslamcılık hibrit ideolojisiydi. Devleti kutsayan, ortak “düşmana” karşı “mücadele eden” bir Türkiye algısıyla, çok ciddi bir gerçeklikten kopuş süreci yaşandı.

Bugünkü rejimin ana diskurunu oluşturan 15 Temmuz, “FETÖ”, “bölücüler”, “Ermeniler”, “Rumlar”, “Pontus”, “yerli-milli unsurlar ile diğerleri” dikotomisi gibi tüm retorik enstrümanlar, ortak zemin olarak bu Batı karşıtlığı üzerinde yükseliyor. Bu paradigmanın bir tarafını hukuktan kopuş oluşturuyorsa, diğer tarafını da Batı’dan kopuş oluşturuyor. Aynı şekilde, rejimin hukuka dönmesi nasıl olanaksızsa, Batı ile yeniden müttefiklik ilişkisi kurması ve Batılı normatif değerleri yeniden benimsemesi de o kadar imkânsız!

Türkiye’nin yeni güvenlik kimliğini anlayabilmek için öncelikle bu kimliksel dönüşümü analiz etmek ve doğru yorumlamak önem arz ediyor. Rusya’dan S-400 almak, Ruslara nükleer santraller inşa ettirmek, Suriye’de Kremlin stratejisiyle hareket etmek, ABD ve NATO’yu karşısına almak gibi dış politika manevralarını, bu iç siyaset kimlik politikalarının arkasında yatan iç politika dinamiklerini kavramadan doğru bir bağlama koymak ve doğru yorumlamak olanaksız. Dahası, AKP, MHP, CHP ve diğer partilerin nasıl olup da ABD-NATO ittifakından çıkmak noktasında birleşebildiklerini izah etmek, yukarıda analiz etmeye çalıştığım kimlik siyasetini dikkate almadan yapılamaz. Türk tarihinde dış siyasetle iç siyaset – özellikle Batı ile ilişkiler bağlamında – daima çok girift ve birbirini karşılıklı etkileyen bir ilişki içinde oldu. Tanzimat’tan beri Batı’nın normatif ölçütleri ve dış ve güvenlik politikaları boyutu birbiriyle bağlantılı ola geldi. Bu bağlamda, Türkiye’nin Rusya yörüngesine girmesine engel olacak iç ve dış politika stratejileri geliştirmeden, ne rejim meselesi ve demokratikleşme konusunda mesafe alınabilir, ne de Türkiye’nin güvenlik politikalarında rasyonel akla geri dönülebilir. Bu rejimin iç ve dış politika yönelimlerine karar veren koalisyon yıkılmadan ve özellikle de Avrasyacı kanat TSK’dan ve devletten ayıklanmadan içeride ve dışarıda bu gidişatın değişeceğine inanmıyorum. Bu konuda Batılı müttefiklere önemli görevler düştüğü kanısındayım.

1 YORUM

  1. Demekki insanlari terbiyesinde tutan ve bunu ustaca yapan bir irade var. Halbuki allah yarattigi insani ebedi saadete ulastirmak icin kendi terbiyesine cagiriyor. Peki insanlari kendi terbiyesinde tutan irade insanlardan ne istiyor ve ona ne vadediyor?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin