Gerçek beka sorunu

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Yerel seçimlerin demokrasi hülyalarını kamçıladığı yalancı baharın tam ortasından, yine reel politikle alakalı bir yazı yazarak, olumlu havayı bozan kötümser yazar suçlamalarını göze alıyor ve doğrudan yazının anafikrini ortaya koyan bir provokatif cümleyle başlıyorum. Türkiye artık fiilen NATO tarafından korunmuyor, hatta NATO üyesi olarak muamele de görmüyor. Şimdi bu yazıyı okuyacak olsalar, Türkiye’deki çok “şahsiyetli” meslektaşlarım NATO Madde 5 üzerinden bana kolektif savunmaya ilişkin kuramsal ders vermeye kalkarlar. Ama bunca yaşanmışlıktan sonra, siyaset veya uluslararası ilişkiler yerine keşke karpuzcu veya bakkal olsalarmış dediğim bu “değerli dostlarla” (!) tartışmaya girecek halim yok. Dolayısıyla yazdıklarımın bazılarına uçuk geldiğini biliyorum. Ama sakın bu yaşananların inanılması güç şeyler olmasından kaynaklanıyor olmasın? Eğer bu girizgâhtan sonra halen yazıyı okumayı sürdürüyorsanız, hazır olun, başlıyoruz.

Evet, Türkiye NATO ülkesi! Fakat ittifakın 70’inci kuruluş yıldönümünün kutlanma hazırlıklarının yapıldığı 2019 yılında, Türkiye fiilen NATO ve daha da ötesi Batılı ülkeler topluluğundan kopmuş durumda. Öncelikle Batılı olmanın Hristiyan olmak manasına geldiğine inandırıldınız. Çünkü en az son 20 yıldır toprak aldığımız ve toprak kaybettiğimiz Osmanlı paradigması üzerinden bir Batı diskuruyla beyin yıkadılar. Üstüne üstlük bir de cumhuriyet döneminde yaşanan Batılılaşma (esasında modernleşme) reformlarının “özünü inkâr etme” ve “taklitçilik” manasına geldiğine şartlandırıldı genç beyinler. Kimse “o halde neden Osmanlı sultanlarının ta kendisi başladı toplumlarını modernleştirmeye ve Batılı kurumları-pratikleri Osmanlı ülke ve toplumuna nakletmeye” diye sormayı bile akıllarından geçirmedi. Özellikle de ne oldu biliyor musunuz? İkinci Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen koşulların ve bunun sonucunda Türkiye’nin gerçek beka meselesinin nasıl çözümlendiğini öğretmediler genç kuşaklara. Peki, aslında ne oldu, hatırlayalım mı?

1945 itibarıyla Mihver Devletleri (faşist-yayılmacı grup) savaşı Avrupa’da tümden kaybetmişti. Özellikle Almanya gibi bir devin yenilgisinde Sovyetler Birliği (SSCB) başrol oynamış, Avrupa’nın doğusunu Kızıl Ordu gücüyle fiilen işgal etmiş durumdaydı. Almanya’nın ikiye bölünmesiyle aynı anda Avrupa da ikiye bölündü. Tüm doğu Avrupa’da Sovyet tipi komünist Marksist-Leninist rejimler inşa edildi. SSCB bu dönemde Boğazlar ve kuzeydoğu Anadolu topraklarına göz dikmişti. Hem Potsdam Konferansı’nda hem de birkaç diplomatik tehdit notasıyla Ankara’dan Boğazlarda ve Marmara’da askeri SSCB üssü ve kuzeydoğudaki Türkiye-SSCB sınırında SSCB lehine sınır düzenlemesi istedi. Dediler ki yani, ezcümle, “Akdeniz’e inmek ve bazı topraklarınızı almak istiyoruz. Bize Marmara ve Boğazların kontrolünü verin. Bir de Kars’ı, Ardahan’ı ve bazı diğer stratejik toprakları Moskova denetimine bırakın”. Bu dönem, soba borularının Türk-SSCB sınırına – uzaktan top mavzeri gibi görünsün diye! – yerleştirildiği, şekerin, ekmeğin ve yağın karneye bağlandığı günlerdi. Evet, İnönü Türkiye’yi savaşın dışında tutmuş ve çocukları babasız bırakmamıştı. Fakat sonradan çok suiistimal edilen “karneli” ekonomi realitesine neden olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, bana sorarsanız ben ekmeğin karneli olmasını kabul ederim, savaşa girmeyecekse ülke ve ölmeyecek olsa babam. Ama ben benim, diğerleri ise diğerleri! Neyse, gelelim konuya. Ruslar Türkiye’yi işgale kalksa, Kızıl Ordu’nun Ankara’ya varması bir haftadan biraz uzun sürer diye hesap edildiği dönemdi. Ve bu dönemde 1947 yılında dönemin ABD başkanı Harry Tuman Rusların doğu Avrupa’daki yayılma politikasına güneydoğu Avrupa ve doğu Akdeniz’de dur denmesi gerektiğine kani oldu ve Yunanistan ile Türkiye’yi koruma altına almaya karar verdi. Truman doktrini denen program kapsamında askeri ve ekonomik yardım başlamıştı. Sonrasında ABD’li general George Marshall dışişleri bakanı olunca, Türkiye de dahil tüm özgür Avrupa’yı kapsamına alan bir ekonomik yeniden yapılandırma planı başlatıldı. Ve Ruslar, ABD’nin bu politikalarıyla geri adım attılar. Derken 1949 yılında NATO kuruldu. Türkiye NATO’ya katılma kararı aldı, çünkü o dönemde Türkiye’yi yönetenler (gerek CHP gerekse de DP’li karar alıcılar!) sadece NATO ile Rus işgalinden tümüyle korunabileceğini biliyordu.

Türkiye 1952 yılında NATO üyesi oldu. Tüm Soğuk Savaş boyunca NATO kapsamında SSCB’ye karşı caydırıcılık elde etti. NATO’nun güneydoğu kanadı üzerinden Avrupa güvenliğini sağlamaya önemli katkılarda bulundu. Bu arada ABD ve NATO Ankara’yı salt Sovyet askeri tehdidinden korumakla kalmadı, Türkiye’de piyasa ekonomisi ile liberal demokratik değerlerin yeşermesinde destekçi oldu. Bu arada Türk solu başından itibaren Leninist Marksizm ve onun pro-Sovyet anti-emperyalist diskuru üzerinden, Türk sağı ise başta anti-komünist Batı ittifakına olumlu da yaklaşmış olsa, 1990’lardan itibaren İslami anti-Hristiyan Batı imajı üzerinden latent Batı karşıtlığı yapmaya başladılar.

Bu arada TSK bünyesinde 1991’de SSCB’nin çökmesi ve dağılmasıyla beraber, Avrasya coğrafyasında yeni güç politikaları arayışında olan ve Türkiye’de vesayet sisteminin yeni dünya düzeninde Batı kulübü dâhilinde er geç sona ereceğini sezip, buna cephe alan bir grup subay, Ankara’nın NATO ve diğer Batılı örgütlerle ilişkisinden uzaklaşıp, daha bağımsız ve fırsatçı bir dış politika izlemesi gerektiğini savunmaya başladı. 28 Şubatçılar AB’nin Kopenhag ölçütlerinin üniter Türk devletini yıkacak etkide bulunacağını düşünüyor, bu nedenle AB üyeliği hedefi güden yaklaşıma gizliden karşı çıkıyorlardı. Bu askeri klik giderek güçlendi. 2000’lerin başında AKP iktidara geldiğinde, İslamcılar kendi sırtlarını askere karşı sağlama alabilmek için AB ipine ve onun demokratikleşme sürecindeki meşrulaştırıcı gücüne sarıldı. Türkiye’yi AB’ye taşırken askeri vesayetten kurtulmak düşüncesi ana hedefleriydi. Bunu kısmen başardılar da. Bu arada kendilerine yönelik darbe planlamaları yapan bu Batı karşıtı askeri kliği yargı önüne çıkardılar. Ergenekon ve türevi davalarda bu askerler yüzlerce yıl ceza aldı, kesinleşmiş hüküm giydi. Sonra bunları 17 Aralık’ı müteakip içerden çıkarıverdiler. Ve bunlara TSK’nın kontrolünü verdiler. 15 Temmuz sonrası bu askeri ekip, Avrasyacı doktrinlerinin doğrultusunda, Türkiye’de temel politika değişiklilerini gerçekleştirdi. Kürt siyaseti ve AB demokratikleşme süreci baltalandı. AKP ile ortak düşman ilan ettikleri Cemaat ve liberal kesimin üzerinden buldozerle geçildi.

Avrasyacılar NATO’dan tek yanlı fiili ayrılma kararı almış görünüyorlar. İzlenen politika başka türlü nasıl yorumlanabilir? Ruslarla stratejik ortaklık, S-400 bataryası almak, nükleer santral kurdurmak, Suriye’de ortak askeri işler çevirmek, istihbarat paylaşmak, iki haftada bir MİT ve TSK üst personelini Moskova’ya göndermek gibi işler olağanlaştı. ABD ve NATO defalarca Türkiye karar alıcılarını uyardı ve “gelin bu Rus sevdasından ve S-400 teranesinden vazgeçin” dedi. Fakat dinlemediler. Bu arada ABD Ankara’yı NATO’nun yeni nesil F-35 savaş uçağı projesinden izole etmeye yöneldi. Ankara’ya 18 Mart 2019’a kadar süre verdi, eğer S-400 alımı konusunda geri adım atılmazsa yaptırım var mesajını net olarak masaya koydu. Derken bu süre doldu. Bu arada Erdoğan 8 Nisan’da Moskova’ya giderek Putin’le görüşecek. Bunlar gerçekleşirken ilk yaptırımlar geldi bile. ABD’de eğitimde bulunan Türk pilotlar, F-35 uçuş eğitimi kapsamından çıkartıldı. Ve F-35 teçhizatının Türk tarafına nakli askıya alındı. ABD tarafı artık aleni olarak Türkiye’nin salt “kâğıt üzerinde” müttefik olduğunu dillendiriyor.

Mevcut koşullarda ABD’nin değerlendirmesi tek mantıklı sonuç değil mi? ABD’yi Suriye’deki Kürt oluşumu PYD ile işbirliğine iten Ankara’nın miyop Kürt saplantısı değilmiş gibi, sanki IŞİD’e karşı işbirliği yapmayan Ankara ABD’yi yeni ortak aramaya kendisi zorlamamış gibi, sanki Rusların kucağına istekle kendisi oturmamış gibi, çıkıp sabah-akşam ABD ve Batı düşmanlığı yapıyorlar! ABD’yi emperyalistlikle suçluyorlar, bunu Rusya’nın dizlerinin dibinde yaparken zerre utanmıyorlar. O Rusya Suriye’de Esad’a hami olan, Gürcistan’ın yüzde yirmisini, Ukrayna’nın yarısını işgal eden, tarihi Çarlık Rusya’sından SSCB’ye, oradan Rusya Federasyonu’na kadar tümüyle yakın bölgeler üzerinde kurduğu tahakküm ve işgal eden Rusya’dır. Onun güdüm ve himayesinden anti-emperyalist retorikle iç siyasetteki (sağ ve sol) nasyonalistlere, İslamcılara, Maoculara ve kafası karışık ya da eğitimsiz kitlelere ucuz propaganda yapmak, Türkiye’nin aldığı yüksek riskleri azaltmıyor!

Bugün gelinen nokta bakımından, Avrasyacılar – ve onların çömezi İslamcılar ile ülkücüler – Türkiye’yi Batı’ya kafa tutan, “Batı’ya meydan okuyan bir Müslüman-Türk güç” olarak propaganda ediyor, kamuoyu algısı oluşturmaya çalışıyor. Bunu kontrol ettikleri medya fosseptiği üzerinden ve ele geçirdikleri eğitim müfredatı sayesinde yapabiliyorlar. Maalesef CHP, İYİ Parti ve hatta kısmen (Marksist algılarla olaylara bakan) HDP de rejimin bu anti-Batı güvenlik ve dış politika yaklaşımına bilerek/bilmeden destek oluyor! Oysa göz önüne almadıkları nedir biliyor musunuz? Çarlık Rusya’sı, SSCB ve Rusya Federasyonu üç ayrı dönemde var olmuş üç ayrı devlettir evet, ama güttükleri güvenlik ve dış politika stratejisi son iki yüz yıldır Avrasyacı Rus yayılmacılığı ve onun jeopolitik okuması üzerine inşa edilmiştir! Osmanlı’da Rusya, imparatorluğun varoluşsal birincil düşmanıydı. Rusya’nın tüm modern tarihinde en önemli stratejik hedeflerinden biri, Karadeniz-Akdeniz koridorunu denetimine almaktı. Şimdi Ukrayna’nın doğusu, Gürcistan ve Suriye hattı üzerinde bir konumlandırma yaparsanız, aradaki boşluğun Türkiye olduğunu anlarsınız. NATO üyesi Türkiye, yaklaşık yetmiş yıldır müttefiklerinin desteği ile Rus yayılmacılığına ve nüfuzuna karşı caydırıcı olabilmişti. 2016’dan itibaren TSK’yı ve dolayısıyla Türk güvenlik politikalarını kontrollerine alan Avrasyacılar, izledikleri Rus güdümü yönelimli stratejik körlükle, Türkiye’nin bu değerli caydırıcılığını follaş ettiler. Şu anda Moskova’nın dediğini yapan bir Ankara var. Erdoğan gitse de, sahnenin gerisinde ipleri ellerinde tutan Avrasyacı-Ergenekoncu derin yapı, yeni gelecek olası bir vitrin başkan veya hükümette de aynı politikaları uygulatacak etkiye ve güce sahiptir. Bu durumun kısa vadede değişmesi zor görünüyor.

Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Bu durum, Türkiye için varoluşsal bir problem oluşturuyor. Ruslar örneğin Gürcistan’da Osetya ve Abhazya üzerinden “fiilen böl-zayıflat-yönet” stratejisini izliyor. Ukrayna’da Kırım’ın işgal ve ilhakı ile doğu Ukrayna topraklarının fiilen Rusya denetimine sokulması da diğer bir örnek teşkil ediyor. Suriye, dikkat ederseniz, aynı taktikle Rus nüfuz alanı içinde Ruslar tarafından hava sahası kontrolünün yapıldığı bir Akdeniz Rus limanı görünümündedir. Türkiye’de o kadar çok kaşınabilecek potansiyel fay kattı var ki, bunları ufak manevralarla kırmak ve kendi menfaatine kullanmak, Moskova’daki stratejik akıl için çok basit mesele. Örneğin sadece 4-400’lerin alımından vazgeçilmesi yönünde karar alınacak olsa ve Moskova 2020 doğalgaz sevkiyatını “teknik sebeplerden dolayı” aksatsa, neler olur, hiç düşündü mü Ankara’daki Rusya muhipleri? Ya da Ankara ezkaza taraf değiştirse, Rusya Suriye Kürtleri üzerinden neler yapar, her fırsatta ABD’yi YPG ile işbirliği konusunda eleştiren resmi ağızlar buna kafa yoruyorlar mı? Zira ABD NATO ve uluslararası hukuk çerçevesinde Rusya’yla mukayese kabul etmeyecek kadar daha fazla hesaplanabilir bir aktördür. Dahası Türkiye ile 70 yıllık uzun erimli bir kurumsal ilişkisi vardır.

Kamuoyu İstanbul’da oyları çaldırmamak için – haklı olarak – tedirgin olurken, majör sorunlar, özellikle de Rusya-Avrasyacılar-Türk siyasal sistemi Bermuda şeytan üçgeni, Türkiye gemisini yutma hazırlığı yapıyor. NATO yanlısı 30 bin subay hapishanelerde işkence ve kötü muamele görürken, ailelerine kadar zulme uğrarken, CHP ve İYİ Parti milletvekilleri ve belediye başkanları, gazeteciler ve bebekleri hapiste olan Türkiye’de demokrasicilik oynuyor! 15 Temmuz’da derin aklı Ankara’da olan Rusya ve onun TSK’daki ortaklarıyla vitrindeki kuklaları, rejimle de beka ile de doğrudan ilgili oldukları halde, insanlar her şey normal havasında demokrasinin gelişini kutluyor! Gerçek beka sorunu bu!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin