Geçmişin jurnalcilerinden günümüzün muhbirlerine

Yorum | Dr. Serdar Efeoğlu

Geçtiğimiz günlerde Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde bir araştırma görevlisinin dört akademisyeni katletmesi önemli bir gündem oluşturdu. Olayın arka planından, katil asistanın AKP ve AKP liderinin istekleri doğrultusunda etrafındaki mesai arkadaşlarını ihbar eden bir kişi olduğunun ortaya çıkması ise kamuoyunda büyük bir şaşkınlığa yol açtı.

Katil asistan, birçok kişinin işinden olmasına ve hapse atılmasına neden olan bir kişiydi. Bu kişi, “iftiracı bir muhbir” olarak “Başyücelik” makamının isteği doğrultusunda yaptığı asılsız ihbarlarla birçok insanın hayatını karartmıştı. Ancak attığı iftiraların hesabını vermeye başlayınca da dört kişiyi katletmişti.

Siyasi iktidarın emrindeki yargı, yayın yasağı getirerek “muhbiri korumayı” bir görev bildi. Ama daha ilginç olan katil asistanın aynı zamanda yandaş sendikanın dergisinde “Erdemli İnsan Yetiştirme Modeli” adıyla bir çalışma yayınlamış olmasıydı.

ABDÜLHAMİT’İN JURNALCİLERİ

Abdülaziz’in bir askeri darbe ile tahttan indirilmesi, ardından şüpheli bir şekilde ölümü, kardeşi V. Murat’ın ancak doksan beş gün padişahlık yapabilmesi, hükümdarlığının ilk yıllarında yaşadığı Çırağan Vakası ve Aziz Bey-Skalyeri Komitesi’nin darbe teşebbüsleri Abdülhamit’i iyice vehimli yapmış ve saltanatı süresince tahttan indirilme veya bir suikasta kurban gitme endişesiyle yaşamasına yol açmıştı.

Bu nedenle Abdülhamit ülke çapında hafiyelik teşkilatına büyük önem vermiş ve her yerden haber almaya çalışmıştı. Padişahın endişelerini fark eden hafiyeler, Yıldız’a mübalağalı raporlar vererek para, rütbe ve makam elde etmeye çalışmışlardı. Bu durum bir süre sonra “ihsan-ı Şahane” için resmi görevliler haricinde birçok kişinin birbirini Saray’a jurnallemesine yol açtı.

Jurnallerin önemli bir kısmı üst makamlara gelmek veya rakiplerini tasfiye etmek amacıyla yazılıyordu. “Muhbirler”, aslı astarı olmayan jurnallerle Abdülhamit’in gözüne girmeyi çalışıyorlardı.

Bazı jurnalciler de Padişah’a suikast planları hakkında ihbarda bulunarak para kazanmaya çalışıyorlardı. Bu ihbarların çoğu asılsız çıksa da bunları gönderenlere ceza verilmemesi, jurnalciliği her zaman cazip hale getirmekteydi.

JURNALLERİN VE JURNALCİLİĞİN SONU

Abdülhamit’in muhbirliği teşvik etmesi, Yıldız’a jurnal yağmasına neden olmuş ve jurnallerin sayısı birkaç milyonu bulmuştu. Jurnallerin çoğunun muhatabı doğrudan Padişah’tı. Ancak Yıldız’ı işgal edenlerin, jurnallerin birçoğunun altında Abdülhamit’in kendi el yazısıyla “itibara değmez” notunu görmeleri, gelen ihbarların çoğunun “asılsız” olduğunu gösteriyordu.

İttihatçılar Yıldız Sarayı’nı işgal ettiklerinde Jurnal Dairesi’ne de girdiler ve “namus timsali” olarak bilinen birçok kişinin asılsız jurnaller gönderdiğini gördüler. Bunlar arasında İttihat ve Terakki üyelerinin jurnalleriyle de karşılaşınca bütün jurnalleri yaktılar. Böylece bir “tek adam” rejimi olan Abdülhamit devrinin ahlak ve karakterini ortaya koyan bu belgeleri yok ettiler.

Geriye kalan jurnallerden bazıları Asaf Tugay ve Faiz Demiroğlu tarafından yayınlandı. İttihatçılar, Abdülhamit devri hafiyelerinin isimlerini de bir risale basarak bütün kamuoyu ile paylaştılar.

Abdülhamit, hafiyeliğe bu kadar önem vermesine rağmen 1905’de Yıldız Camii çıkışında bir suikasta maruz kaldı. Ayrıca Rumeli’de İttihatçıların büyük bir muhalif grup haline gelmesini kavrayamadığı gibi hal’ ile sonuçlanacak 31 Mart Olayını da önleyemedi. İstihbaratın bu yetersizliği, istihbarat teşkilatının profesyonelliğini kaybederek tamamen para ve makam peşinde koşan bir muhbirliğe dönüşmesinin sonucudur.

ATATÜRK DÖNEMİNİN MUHBİRLERİ

Cumhuriyetin kurucusu Atatürk de Abdülhamit gibi birçok suikast girişimine maruz kaldı. Özellikle Mustafa Sagir olayı ve İzmir Suikastı teşebbüsü, Atatürk’ün vehmini artırmış olmalıdır.

Dönemin raporlarında birçok unsuru düşman gören bir yaklaşımın öne çıkması, böyle bir vehmin sonucudur. 1927’de Cumhurbaşkanlığı makamına gönderilen bir yazıda; “Hürriyet ve İtilafçılar ve emsali cemiyetler, Kürtler, Çerkesler, Siyonistler, Dönmeler, Hanedan-ı Osmanî, mütekaidin kadro, harici olanlar, İranlılar, Ermeniler, Rumlar, İttihatçılarla Terakkiperverler” şeklinde çok geniş bir “rejim düşmanları listesi” yer almıştı.

Nutuk’a bakıldığında da Atatürk’ün yine geniş bir kesimi potansiyel düşman olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Kazım Karabekir, Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Cevat Paşa, Cafer Tayyar Paşa gibi Kurtuluş Savaşı boyunca birlikte hareket ettiği birçok isim artık “düşman” gruba dâhil edilmiştir. Bu listelerin oluşmasında muhbirlerin önemli bir rolü olmuştur.

Bu yıllarda yurt içinden ve yurt dışından Atatürk’e ve Çankaya Köşkü’ne saldırılar olacağına dair çoğu zaman mübalağalı raporlar gönderilmektedir. Bu raporlar, Cumhurbaşkanlığı, Cumhuriyet ve Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivlerinde bol miktarda bulunmaktadır.

Raporlarda genellikle; yurtdışında bulunan Vahdettin başta olmak üzere Osmanlı hanedanı, son Halife Abdülmecid, Çerkez Ethem ve sürgüne gönderilen Yüzelliliklerin isimleri yer almakta; bazı devletlerin desteğiyle Türkiye’nin rejimine ve Atatürk’e karşı birtakım planlarından söz edilmektedir.

Raporların inandırıcı olabilmesi için Türkiye içinden “yerli işbirlikçi” dâhil edilmekte, bu isim de genellikle Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasıyla siyaset dışına itilen Kazım Karabekir olmaktadır. Yurtdışında ciddi şekilde maddi problem yaşadıkları bilinen Vahdettin ve diğer hanedan mensuplarının suikast ihbarlarında “maddi finans kaynağı” olarak gösterilmeleri, bu raporlara ihtiyatla yaklaşılması gerektiğinin kanıtıdır.

Yine 1940 yılında Ermenilerin İnönü’ye suikast yapacaklarına dair bir ihbar üzerine yapılan incelemede; Kayseri-Yahyalı’da bazı şahısların Ermenilerin mallarını ele geçirmek amacıyla bu iddialarda bulunduklarının anlaşılması, “muhbirlerin beyanlarının” çok iyi araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bu tür ihbarlarda muhbirin kişiliği ve karakteri de çok önemlidir. Örneğin Yüzelliliklerden birisi olan Kiraz Hamdi, “Köstence muhbiri” olarak birçok rapor göndermiş, fakat çoğuna bir işlem yapma gereği bile duyulmamıştır. Emniyet raporlarında “686” olarak kodlanan Hamdi’ye muhbirliği karşılığında yüklü miktarda para ödenmesi ve bu sayede İstanbul’dakinden çok daha rahat bir hayat sürmesi, amacını açıkça göstermektedir.

MUHBİRLİĞİN HORTLAMASI

Günümüzde jurnalcilik ve muhbirlik yeniden hortlatılarak muhtarlar başta olmak üzere herkesin akraba ve komşu ayrımı yapmadan birilerini şikâyet etmesi istendi. AKP’nin on dört yıllık iktidarı sonrasında 15 Temmuz’u bile öngöremeyen MİT’i sorgulamak yerine halkı George Orwell’ın “1984” romanındaki gibi “muhbir” yapması, ülke çapında büyük bir ihbar furyası başlattı.

Binlerce kişi mesai arkadaşlarını, komşularını, dost ve akrabalarını şikâyet ederek bu kampanyaya iştirak etti. Muhbirler bunun bir “vatan görevi” olduğunu söyleseler de amaçlarının para, makam veya “birilerine yaranmak” olduğu çok açıktır. Bu ihbarlar ve iftiralarla binlerce insan işini kaybetti ve hapse atıldı.

AKADEMİSYENLER NİYE MUHBİR OLUR?

Günümüzde AKP eliyle teşvik edilen muhbirliğe eğitimsiz kişiler kadar eğitimli kitlenin de alet olması çok üzücü bir durumdur. Ülkemizin önde gelen üniversitelerinin “anlı şanlı Hocaları” da bu kampanyaya katılarak arkadaşlarını ihbar ettiler.

Bilimle uğraşmak yerine “siyasetin hukuka aykırı emirlerini” uygulamayı tercih eden “muhbir akademisyenler”, 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinde olduğu gibi muktedirlerin hukuksuzluklarının yanında yer aldılar. Bu sayede kadro, bölüm başkanlığı, dekanlık ve rektörlük yarışında rakiplerini saf dışı ettiler.

Eskişehir’de yaşanan hadise ise madalyonun görünmeyen yüzünü ortaya koydu. Bu hadisede, gerçek dışı ihbarlarla ciddi mağduriyetler yaşayan akademisyenler yerine muhbirliğinin tersine dönmesiyle sıkıntılar yaşayan bir ihbarcının “katil” olması, yapılan uygulamaların yanlışlığını gözler önüne serdi.

Bu aşamada yapılması gereken profesyonel istihbaratın önüne geçen “muhbirlik” sisteminden vazgeçilmesi ve yargının bu tür ihbarları dikkate almamasıdır. Aksi takdirde Eskişehir’de yaşanan olaylara benzer birçok facia yaşanacak ve muhbirliğe soyunan akademisyenler, Osmangazi Üniversitesi örneğinde olduğu gibi YÖK ve üniversite yönetimlerinin kendilerini ortada bıraktığına şahit olacaklardır.

Dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da hakkında asılsız ihbarlarla hayatı karartılan kişilerin bu muhbirleri hukuki sürece mutlaka dâhil etmeleridir. İttihatçıların Abdülhamit zamanının jurnallerini yaktıkları türden bir olaya fırsat verilmemeli ve yasal dayanağı olmayan ihbarlarda bulunan muhbirlerin hukuk önünde hesap vermeleri sağlanmalıdır.

 

Kaynaklar: A. Dikici, “Polis Arşiv Belgelerine Göre Atatürk ve Diğer Devlet Adamlarına Yönelik Suikast Girişimleri”, ATAM, Kasım 2014, S. 90; Ş. Halıcı, Yüzellilikler, AÜ SBE yüksek lisans tezi, 1998; F. Demiroğlu, Abdülhamid’e Verilen Jurnaller, İstanbul 1955.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin