Fena halde yanılıyoruz!

YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN

TR724 yazarları arasında Mehmet Efe Çaman gibi alanında duayen akademisyenler varken benim ‘teoriye’ dair bir şeyler yazmam ayıp olur.

Ancak 20 yıldan fazladır fiilen sahada olan bir gazeteci olarak giderek büyüyen ‘tehlike’nin ‘pratiğine’ dair iç karartıcı bir analiz yapacağım.

Peşinen de söyleyeyim; biz gazeteciler fena halde yanıldık.

Siyaset bilimcileri bize yıllardır “demokrasi ile ekonomik gelişmişlik arasında yakın ilişki vardır, orta sınıfın güçlenmesi, iletişim imkanlarının artması pozitif etki yapar” mealli teoriler anlatıyorlar.

Dediğim gibi, işin teorisini Efe Çaman hocama bırakıp ben biz gazetecileri ilgilendiren bölümüne bakacağım.

Özellikle Arap Baharı sonrası sosyal medyanın otoriter rejimler için ‘büyük ve önlenmesi güç bir tehdit’ oluşturduğu düşüncesi güçlendi.

Mısır ve Tunus’ta yaşanan olaylarda sosyal medyanın belirleyici olması, pratiğin diğer ülkelere de yayılması bu algıyı pekiştirdi.

Ancak kısa süre sonra gördük ki, otoriter rejimler sosyal medyanın getirdiği riskleri lehlerine çevirmekte hiç de zorlanmadılar.

Özellikle Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerin başını çektiği otoriter ülkeler sosyal medyayı yönetme, maniple etme ve muhaliflerini sindirme konusunda uzmanlaştılar.

Dahası bu tecrübelerini ihraç ettiler.

Türkiye gibi ülkeler de hem Rusya ve Çin gibi ülkelerin tecrübelerinden yararlandılar hem de yerel dinamikleri de harmanladılar.

Sonuçta demokratikleşme aracı olarak görülen sosyal medya tam tersine otoriter rejimler için bir araç hatta silah haline geldi.

İKTİDAR BİLGİNİN KONTROLÜNDEN GEÇİYOR

Rejimin türü ne olursa olsun, siyasilerin temel hedefi iktidarlarını korumaktır. Bu nedenle de ‘bilginin yönetimi’ hayati öneme sahiptir. Otoriter liderler ‘demokrasi’yi sevmezler çünkü siyasal alan ne kadar çoğulcu, denetleyici kurumlar ne kadar özerk olursa siyasi iktidarın bilgiyi kontrolü ve yönetim süreçlerini tekelleştirmesi o kadar zordur.

Fakat otoriter rejimlerde durum tam tersidir; keyfilik kural haline gelmiştir. Karar alma süreçleri tekelleşmiş, denetim mekanizmaları etkisizleştirilmiştir.

Bu aşamada en kritik hamle medyayı kontroldür.

Otoriter liderler medyayı ele geçirip bilgi akışını kontrol ederek muhalefetin stratejik koordinasyonu ve organizasyon yeteneğini zayıflatır.

Bir başka ifadeyle muhalefetin söylem üretme gücünü kırar.

Daha önce ifade ettiğim gibi; otoriter rejimler medyayı ele geçirme ve bilgiyi manipüle etme konusunda hatırı sayılır bir tecrübeye sahip oldular.

İNTERNETİN FİŞİNİ TÜMDEN ÇEKMİYORLAR

Artık eskisi gibi tümden sansür uygulamıyorlar. Onun yerine ‘seçici sansür/denetim ve seçici cezalandırma’ stratejileri kullanılıyor.

Belirli içerikler belirli yaygın organları kısıtlanırken ‘iktidar için zararsız olan medya organları’ serbest bırakılıyor.

Mesela Erdoğan rejiminin Bugün ve Zaman gibi ‘Alo Fatih’ler atayamadığı medya organlarına el korken Sözcü ve Medyascope gibi ‘muhalif’ yayın organlarına dokunmaması bu stratejinin bir sonucu.

Ayrıca otoriter iktidarlar, petrol ve doğalgaz ile ayakta kalmıyorsa, uygulanan katı sansür sistemi sürdürülebilir değildir.

Tam kontrol ve baskı politikası sadece muhalefeti değil iktidarın toplumsal tabanını da negatif etkileyecektir.

Sınırsız para gücü ve etik kaygısı olmayan otoriter liderler gündemi nasıl domine etmek istiyorsa ona göre bir söylem üretip dolaşıma sokuyorlar.

Bir yandan da troll orduları ve kontrolü altındaki medya organları ile muhalefetin alternatif söylemler üretmesini engelliyorlar.

İşte dananın kuyruğu da tam burada kopuyor.

Çünkü biz bağımsız gazeteciler ‘internete sansür koymak mümkün değil. Aynı anda milyonlarca kullanıcı birbirinden bağımsız olarak içerik yükleyebilir. Bir yer yasaklanırsa öbür platformdan çıkılır’ diyorduk.

Ama burada da yanıldık.

Çünkü otoriter yönetimler ‘çare’yi çok çabuk ürettiler. Mesela Erdoğan rejimi bu konuda çok başarılı.

İç tutarlılığa sahip, iktidarın toplumsal tabanının benimseyeceği alternatif söylemler devreye sokulamazsa ‘suyun bulandırılması’ tercih ediliyor.

Hakikat ile yalan arasında ki ayrım muğlaklaştırılıyor. Suni gündemlerle ‘esas gündemeler’ gözden kaçırılıyor.

Goebbels’in meşhur tabiriyle ‘büyük yalanlar söylenip sıklıkla tekrar ediliyor’. Bir başka ifadeyle iktidarın söylemi, gerçeğin yerine ikame ediliyor.

Bot hesaplar, troll orduları ve yazılımlar etkin olarak kullanılıyor.

İktidarlar bir yandan kendi tabanlarını motive edip bir arada tutacak söylemleri yayarken bir yandan da muhalefetin yada alternatif gerçeklerin duyulmasını, görülmesini ustaca engelliyorlar.

Bu noktada yapılan saha araştırmalarından çıkan çarpıcı bir sonucu da hatırlatmakta fayda var.

Otoriter rejimler, sosyal medyada yükselen muhalefetin kendi toplumsal tabanları nezdinde rejimin meşruiyetini sarsacak bir etkisi olmadığını biliyor.

Sosyal medyada yaşanan tartışmalar, muhalif içerikler hem kısıtlı bir takipçi kitlesine ulaşıyor hem de siyasal kimlikleri dönüştürmeye yetmiyor.

Dolayısıyla, konvansiyonel medyayı ele geçiren, maniple eden, yöneten otoriter liderler söylem üstünlüğünü elinde tutuyor.

Sonuç olarak sosyal medya da yapılan tartışmalar, mücadeleler daha önce kurulmuş kimliklerin dönüşmesine değil kemikleşmesi ile sonuçlanıyor. Gezi Parkı protestolarında yaşanan sosyal medya tecrübesi bu teoriyi destekliyor.

Uzun lafın kısası şu:

Despotik Erdoğan rejimi söz geçiremediği muhalif medyayı hukuki kılıflarla ele geçirip biz bağımsız gazetecileri kovduğunda ‘enseyi karartmayalım, sosyal medya var’ demiştik.

Fakat geride kalan sürede gördük ki, otoriter rejimler sadece haramilik ve despotlukta usta değiller. Aynı zamanda yeni teknolojilere adapte olma, yeni stratejiler geliştirmede de hayli mahirler.

Onlarca gazete, televizyon, yüzlerce web sitesi ve binlerce trole hükmeden Erdoğan rejimi bir avuç gazetecinin ürettiği alternatif bilgiyi de ‘suyu bulandırmak’ suretiyle boğuyor.

Gazete ve televizyonlara el koymakla yetinmeyen Erdoğan rejimi, henüz cezaevine dolduramadığı bir avuç gazetecinin ürettiği alternatif bilgi kanallarını da etkisiz hale getiriyor.

Twitter ve Facebook sayfalarına erişim engeli getiriyorlar.

Hala gazetecilik yapmakta direten, üretmeye çabalayan olursa da Aktroller aracılığıyla küfür-tehdit yağmuruna tutuyorlar.

Ürettikleri yalan haberlerle gerçek ile yalan arasındaki çizgiyi belirsiz hale getiriyorlar.

Özetle, internet ve iletişim imkanlarının artması, sosyal medyanın yayılması demokrasiyi güçlendirir teorisi geçerli değil. Diktatörler ve otoriter liderler sosyal medyayı rejimlerini stabil hale getirmek için çok ustaca kullanıyorlar.

Dahası kendi aralarında çok iyi paslaşıyorlar ve dünya giderek ‘dijital diktatörlüğe’ doğru hızla yol alıyor.

Tabi ki biz hakkı hakikati söylemeye, gazetecilik yapmaya, sesimizi duyurmaya çalışacağız fakat realist olmakta fayda var. Umudumuz olan sosyal medya kabusumuz olma yolunda hızla ilerliyor.

Karşımızda sınırsız para ve personele erişim imkanı olan, hiçbir etik ve ahlaki kaygısı bulunmayan liderler var. Dahası iktidarlarını korumak için suç işlemekten çekinmiyorlar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin