AnaSayfa»Manşet»Erdoğan: ‘Derin’ garabetler ülkesindeki vitrin

Erdoğan: ‘Derin’ garabetler ülkesindeki vitrin

Pinterest Google+

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’de rejimin sınıflandırılmasından çok, nasıl işlediği konusu daha büyük önem arz ediyor. Erdoğan’ın tek adam olmasına karşın, bu konumun sadece “vitrin” olduğunu daha önceki yazılarımda ve mülakatlarda vurgulamıştım. Erdoğan’ın arkasını yasladığı bir güç var. Şimdilik bu gücün stratejik manada önem arz ettiği görülüyor. Yani Erdoğan bu güç olmaksızın iktidarını devam ettiremeyeceğine inanıyor. 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında iktidarını kaybetmesi an meselesiyken, ani bir manevrayla yeni bir koalisyona kapı aralayan Erdoğan, müttefiki olan bu yeni güçle beraber sürdürüyor iktidarını. Arkasını yasladığı bu güç, Erdoğan’a tıpkı yol açan bir buldozer gibi yardımcı oluyor, önüne çıkan tüm engelleri ortadan kaldırıyor. Buna anayasa, yargı, Kürtler, Cemaat, liberaller, akademi de dâhil. Bu gücün Avrasyacı derin yapı olduğunu yıllardır söylüyor ve yazıyorum. Başlangıçta sadece olasılıklardan biri – bir kuramsal açıklama modeli – olan Avrasyacı derin yapı olgusu, bugün bir hipotez olmanın ötesinde, giderek kanıtlarla beslenen ve rejimin niteliğinin ve nasıl işlediğinin gerçekliğe en fazla tekabül eden izahı olma görünümünde. Bugün, bu kanıtlardan bahsedeceğim.

‘MUHAFAZAKÂRLARLA VATAN CEPHESİ KURDUK’

Doğu Perinçek bundan yaklaşık bir yıl kadar önce “Muhafazakârlarla vatan cephesi kurduk” dediğinde, hiç kimse söylenenleri ciddiye almamıştı. Fakat ben daha 15 Temmuz 2016 akşamından itibaren, yaşananların hayatın olağan akışına uygun olmadığını, özellikle darbe girişimi sonrasında tutuklanan amiral ve generallerin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tüm amiral-general kadrosunun yüzde elliye çok yakın bir oranına denk geldiğini ifade ettim. Darbe teşebbüsüne katılan askerler TSK’nın çok düşük bir oranına tekabül ediyordu. O halde neden amiral-general kadrosunda ve diğer yüksek seviyedeki rütbelerde oransal olarak çok daha yüksek sayıda subay tutuklanmıştı? Bu işte bir bit yeniği olduğunu, aklı mantığı olan herkesin görmesi gerekirdi. Ancak ne hikmetse, Türk medyası ve akademisi bu soruna eğilmedi, eğilemedi. Neden?

15 Temmuz sonrası Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarında tutuklanmış ve ceza almış subaylar “acil” koduyla göreve çağırılmaya başlandığında, yaşanan gariplik daha da dikkat çekici bir hale büründü. Açıkça, tutuklu subaylardan boşalan TSK’nın önemli – hatta hayati – kilit pozisyonlarına Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarından ceza almış ancak 17/25 Aralık sonrasında siyasi motivasyonlarla – yukarıda değindiğim güçle yapılan mutabakata paralel olarak – serbest bırakılmış eski subaylar, yeniden aktive edilerek atanıyordu. Doğu Perinçek de bu davalarda ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış ancak sürece uygun bir şekilde serbest bırakılmıştı. Erdoğan da Perinçek de Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarının arkasında Gülen Cemaati’nin olduğunu söylüyordu. Bu söylem ortaklığı o dönem fazla dikkat çekmedi. Aksine, 17/25 Aralık sürecinde yargıya yapılan darbeyi meşrulaştırmada önemli rol oynadı. Söylem şuydu: “Yargı Cemaat’in kontrolünde ve şimdi biz yargıyı temizliyoruz”. Türkiye’de başta CHP ve tabanı olmak üzere muhalefet de bu söylem zemininde olan bitene gözlerini yumdu. İşte Erdoğan’ın 17/25 Aralık sonrası yaptığı yargı darbesinde, Perinçek ve ekibi ile Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarının mahkûmlarını hapisten çıkartması ve akabinde onlarla yakın işbirliğine gitmesinin arka planında bu stratejik düşünce vardı.

BU YENİ DENGE, İSLAMCILARIN HAYRINA DEĞİL

Perinçek ile Ergenekon, Balyoz ve diğer davalardan ceza almış üst rütbeli subayların ortak dünya görüşü olan Avrasyacılık, bir ideoloji olmaktan çok bir tür jeopolitik yaklaşım. Bu nedenle içerisinde ideolojik olarak farklı fraksiyonlardan gelen kişileri birleştirebiliyor. Avrasyacılık stratejisi temel olarak Türkiye’nin ABD ve Batı ile olan işbirliğini eleştiriyor, Batı’nın Türkiye’yi kendi çıkarları için kullandığını, Türkiye’nin daha proaktif bir dış politika izlemesine engel olduğunu, Türkiye’nin güçlenmesi ve büyümesine engel teşkil ettiğini ileri sürüyor. Batı’nın insan hak ve özgürlükleri temelindeki demokratik sisteminin vesayet sistemini bitirdiği düşünüldüğünde, iktidarlarını önemli oranda yitirmiş olan bu grubun Batı’dan uzaklaşmak istemesi anlaşılır bir durum. Dolayısıyla, gerek NATO gerekse AB ile araya mesafe konması Avrasyacı derin yapı için önemli.

İç siyasette ise en önemli ortak noktaları Kürt sorununa bakış. Avrasyacılar baştan beri Çözüm Süreci’ne karşı pozisyon almıştı. 1990’ların askeri yaklaşımını benimseyen bir stratejiyi önermekteydiler. Cemaat’i de liberalleri de kendilerini “kumpasa getiren” bir güç olarak görüyor ve elimine etmek istiyorlardı. 17/25 Aralık sonrasında yaşanan Kürt siyasetindeki keskin dönüş ve Cemaat’e yönelik takibat stratejisi göz önüne alındığında, Erdoğan’ın Avrasyacı derin yapıyla hangi konularda mutabakat sağladığı epey ortaya çıkıyor. Elbette bu yeni ortaklığın Türkiye siyasetinde yeni bir güç dengesi ortaya çıkardığı da görülüyor. Bu güç dengesi Erdoğan lehine değil. İslamcılar lehine ise hiç değil! Fakat tartışmasız bir kurban var ki o da hepsinden önemli: Hukuk devleti.

PERİNÇEK’İN ‘MUHTEŞEM’ KOALİSYONU

Sözcü’den Ali Ekber Ertürk’ün 22 Temmuz 2016 tarihli haberinde Ergenekon ve Balyoz’dan hapis yatmakta olan çok sayıdaki üst rütbeden subaya iade-i itibar yapıldığı belirtiliyor. Bu subaylar “kızak” değil, aktif görevlere getirildiler. Darbe davalarından tahliye edilen en az 13 general ve amiralin üst seviye görevlere getirildiği biliniyor. Perinçek ve ekibi bu subaylarla oldukça yakın ilişki içerisinde. Perinçek’in yakın çalışma arkadaşlarından Jandarma Teknik İstihbarat Daire eski başkanı Hasan Atilla Uğur, Ergenekon’dan 29 yıl hüküm giymiş emekli bir Kurmay Albay olarak Vatan Partisi’nin en yüksek karar alıcı birimi olan Başkanlık Kurulu üyesi. Perinçek ile beraber bu kurulda 10 üye var. Bu grubun diğer bir üyesi, Tuğamiral Soner Polat, Genelkurmay İstihbarat eski başkanı ve o da Balyoz’dan 18 yıl hüküm giymiş. Uğur’un da Polat’ın da ordu istihbarattan olmaları dikkat çekiyor. Başkanlık Divanı’nın diğer bir üyesi Hasan Korkmazcan Adalet Partisi ve Anavatan Partisi geleneğinden olan ve bu iki partide üç dönem milletvekilliği yapmış bir siyasetçi. Merkez sağdan olmasına rağmen Perinçek’le birlikte olması ilginç. Daha da ilginç olan, Korkmazcan’ın Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamları yönünde oy kullanmış biri olması. Nasıl oluyor da sosyalist dünya görüşünden Perinçek’le aynı teknede yer alabiliyor?

Perinçek’in Merkez Yürütme Kurulu’nda da Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş var. Washington’da askeri ataşe olarak görev yapmış, İngilizce yanında Yunanca da biliyor – Tokat’lı, yani Batı Trakya Türkü değil ve bu nedenle Yunanca bilmesi çok enteresan. TSK’da istihbaratçı subayların Yunanca öğrendiğini Harp Akademileri’nde ders verirken öğrenmiştim. Üzerinde durulması gereken bir nokta! Diğer bir MYK üyesi Korgeneral Hasan Kundakçı, eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un komutanı – ağabeyi – ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı olarak 1996’da Kıbrıs Rum’u Solomos Solomou’yu bayrak direğine tırmanırken vurmaktan Interpol tarafından hakkında kırmızı bültenle arama kararı çıkartılmış biri. Başbuğ ile çok yakınlar. Kundakçı TSK’daki Avrasyacı hizip için efsane bir isim ve çok etkili bir eski komutan. Bir diğer MYK üyesi Mehmet Turgut Okyay eski bir Devlet Güvenlik Mahkemesi hâkimi. Bu bile profilinin diğerlerine uyumuna yetecekken, kendisinin Abdullah Öcalan hakkında idam kararı veren yargıç olduğunu belirtelim. Yani sıradan bir DGM hâkimi değil. Derinlik burada! Yine MYK üyesi Tuğamiral Soner Polat Balyoz’dan 18 yıla mahkûm edilmiş eski Deniz Kuvvetleri İstihbarat Şube Başkanı. Örnekleri çoğaltabilirim, ama sanırım bu kadarı bize epey bir fikir veriyor.

TEK BİR GRUP, TÜRK SİYASETİNİ REHİN ALDI

Bağlamak istediğim konu şu: Perinçek grubu ile Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarından mahkûm edilen grup arasında sadece ideolojik ve stratejik yakınlık yok. Bunlar tek bir grup! İsteyen Türkiye’deki meclis içi ve dışı tüm siyasi partilerin kadrolarını inceleyebilir. Perinçek’in Vatan Partisi kadar içerisinde üst seviye subay bulunduran bir başka parti bulamazsınız. Oran inanılmaz yüksek. Bu subayların genel profili, Türkiye’nin NATO ve Batı kurumları ile bütünleşmiş pozisyonuna karşı olmaları. TSK’da 15 Temmuz sonrasında bu Avrasyacı subaylar belirleyici pozisyonlarda ve çoğunluktalar.

Erdoğan ve ekibi kendi bekaları ve menfaatleri uğruna iktidarlarını ne pahasına olursa olsun devam ettirmeye odaklanırken, Avrasyacı derin devlet Erdoğan’ın 2002-2009 arasında izlediği tüm politikaları 180 derece tersine çevirmeyi başardı. Kendileri iktidarda değil, ama komitacı gelenekten gelen bir yapı olmaları sayesinde ellerindeki kartları doğru yer ve zamanda kullanarak fikirlerini iktidara taşımayı başardılar, hatta kontrolü ele geçirdiler.

Kürt sorununda şahin politikalara geri dönüldü. 1980 sonrası süreçte bile yapılamayan birçok şey yaptırdılar. HDP’li vekilleri tutuklattılar, yüzde seksenlerle, yetmişlerle seçilmiş belediye başkanları görevden alındı, Kürt açılımı ve hakları Türkiye gündeminden adeta kazınarak silindi. Batı’dan gelen tepkiler ise 1990’larda Zana’ların ve Alınak’ların içeri alınması olayına nazaran inanılmaz düşük. Cemaat’e yönelik Türkiye anayasası ile bağdaşmayacak sertlik ve hunharlıkta bir takibatla – Cemaat’ten olsun veya olmasın – yüz binlerce kişiyi anayasaya aykırı KHK’larla kamudan ihraç ettiler. 50 binin üzerinde insanı tutukladılar. Yüzlerce basın mensubu içeride. Hedefe aldıkları arasında “sol” gelenekten olanlar da var. Perinçek illa suçlu olmalarına gerek yok diyor ve yaşanan dönemi İstiklal Mahkemeleri ile mukayese ediyor. Kendi ifadesiyle “hukukun siyasetin köpeği” olduğu bir dönemdeyiz. Bu içeri alınanların bir bölümü liberal fikirleri nedeniyle Avrasyacıların düşman bellediği isimler – Can Dündar ve Kadri Gürsel gibi. AKP’yi Erdoğan’a bitirttiler. Topbaş ve Gökçek gibi ağır toplar bitirildi. Daha önce Pelikan Darbesi ile Davutoğlu, öncesinde Gül ve Arınç silindi. Türkiye’de parti devleti var diyenler şu gerçeği görmeli: AKP artık yok ve Erdoğan aslında partisiz bir Cumhurbaşkanı. Yani partisi var da yok! Hukuku siyasetin köpeği yapan gücün esiri olunca, düşülen konum da bu oluyor. Ancak serbest düşüş daha bitmedi.

BÜROKRASİDE AVRASYACI DERİN YAPI ETKİN

Bürokraside de – TSK dışında – Avrasyacı derin yapının etkin olduğunu düşünüyorum. 90 yıllık bir nüvenin on beş yılda tümden ortadan kalkmadığı aşikâr. İstihbaratta ve Dışişlerinde, maliyede ve yargıda çok etkinler. Son tahlilde 28 Şubat’tan ders aldıkları, sıcak kestaneleri tutmaktan kaçındıkları, çok daha stratejik ve dikkatli hareket ettikleri görülüyor. CHP içerisinde çok etkili bir grupları var. MHP ve Bahçeli’nin tutumuna baktığımızda MHP’de de bu yapının ağırlığı olduğunu söyleyebiliriz. Elimde ampirik kanıt – henüz – yok ama Türk siyasetindeki aktörlerin “hayatın olağan akışına” uygun olmayan davranışları, Avrasyacı derin devlet şablonu ile okuduğunuzda anlam kazanıyor.

Erdoğan, bu yapıyla koalisyona gitmek zorunda kaldı, kısa vadede 17/25 Aralık yargı sürecini bertaraf ederek kendisini ve yakın çevresini koruyabildi. Bu soruşturmalar darbe girişimi miydi? Hayır. Kendisini devirebilir miydi? Büyük olasılıkla! Bu bakımdan kendisi açısından derin yapıyla kurduğu ittifak mantıklı. Ancak bu ittifakın olması, ittifakın uzun süreceğinin asla garantisi değil. Derin yapı için, ABD’deki Reza Zarrab davası sonucu yaklaşırken, liberaller Türkiye’den tümüyle silinmişken, Türkiye’de Cemaat komple tarumar edilmişken, Kürt siyaseti 1980’lerin gerisine düşmüşken, Erdoğan’a olan ihtiyaç giderek azalıyor. “FETÖ” ile mücadelenin tartışmasız her şeyi meşrulaştırdığı hukuksuz bir diktatoryal “devlet” içerisinde AKP içerisinde kim varsa, acaba kendisini ne kadar güvende hissediyordur? Bunu AKP’lilerin kendilerine sormalarını tavsiye ediyorum. Perinçek sıranın “FETÖ’nün” siyasi ayağının temizlenmesine geldiğini, belediye başkanlarının başlangıç olduğunu, yakında yeni dalgaların başlayacağını, Gül’ün, Davutoğlu’nun ve Arınç’ın adlarını vermekten çekinmeyerek söylüyor! 28 Şubat’ın yapamadığını, İslamcı Erdoğan’a yaptırıyorlar. Almanya’nın önde gelen gazetesi Süddeutsche Zeitung, Türkiye’nin yeni rejimine “Absürtistan” diyor, yani bir tür garabetler ülkesi. Haksız mı?

Önceki Son 10 Yazı:
Cumhuriyet? - 31 Eki 2017
Hukuk siyasetin köpeğidir - 28 Eki 2017
İdrak - 26 Eki 2017
Belediye başkanları ve Erdoğan - 24 Eki 2017
Rejimin dili ve işlevi - 21 Eki 2017
Haydut, devlet ve Haydut Devlet üzerine - 19 Eki 2017
Yeni Rejim (2) - 17 Eki 2017
Yeni Rejim –1 - 14 Eki 2017
Kabile Devleti ve Muz Cumhuriyeti - 12 Eki 2017
Rejimin yeni düşmanı ABD - 10 Eki 2017
önceki yazı

Melez desenlerin iktidarı [Türk Sağı'nın hikâyesi-20]

Sonraki yazı

Doğan Grubu’nun yazamadıkları!

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir