Düşüncesizlik kısır döngüsü

YORUM | MEHMET ALİ ÖZCAN / @mehmet_aliozcan

Bırakın dünyayı veya İslam âlemini, Türkiye için daha iyi bir fikre veya projeye sahip olmayanlar, hazır fırsat yakalamışken Hizmet Hareketine saldırıp duruyor. Sağcısından solcusuna, laik olanından dindar olanına, akademisyeninden siyasetçisine, düşünmeden, kritiğe tabi tutmadan ağzına geleni söyleyenin haddi hesabı yok.

Anadolu’da yaşayanların genel yapısıdır; kendi tarafında olanlara laf söylemez ve her dediğinin arkasında durur, karşı taraf en güzel şeyleri savunsa da, onun ardında bir bit yeniği arar. Bediüzzaman Said Nursi, bu durumu “İnadın işi budur: Şeytan birisine yardım ederse, ona ‘melek’ der, rahmet okur; muhalif tarafında eğer meleği görse, ona ‘libasını değiştirmiş şeytan’ der, adavet ve lânet eder.” sözleriyle ifade eder.

Huyumuz bu bizim… İyi şeyler yapanlara yardım etmek veya desteklemek yerine onları kıskanır, hased ederiz. Keşke bu kadarla kalsak… Kendimizin başaramadığı şeyleri yapanlara düşmanlık adına ne varsa ortaya koyarız. Hata yapacağı anı kollar, fırsatı bulunca saldırır, hele bir de yere düşmüşse bir daha belini doğrultmaması için elimizden geleni yaparız.

Meşhur fıkrayı bilirsiniz… Cehennemde her milletin atıldığı bir çukur vardır. Çukurların başında, oradan çıkmaya çalışanları engellemek için görevli zebaniler beklemektedir. Sadece Türklerin bulunduğu çukurun başında zebaniler yoktur, çünkü çıkıp kurtulmak isteyenleri çukurdaki diğerleri aşağı çekmektedir.

Her düşen için söyleyeceklerimiz vardır. Kimi vatanı bölecek kimisi de satacaktır… Birileri dinsiz olduğu için ölümü hak ediyorken diğerleri de dinci oldukları için… Hiç kimse karşılıksız bir şey yapmaz, mutlaka gizli ajandaları vardır… Ne kadar da tanıdık durumlar değil mi?

Her türlü niyet okuma vardır bizde… Bu niyet okumalara başka özelliklerimiz de eklenince, herkesi -kendimiz gibi- gizli emelleri olan birileri olarak görürüz. Devleti ele geçirme derdinde olanlar, karşılarında kim olursa olsun onların da mutlaka devleti ele geçirmek istediğini düşünür. Veya, elde ettikleri gücü kaybetmek istemeyenler, muhaliflerini sindirmek için onları devleti ele geçirmekle suçlarlar… Kafayı buna takınca da Allah rızası, insan hakları, adalet gibi kavramlarının hiçbir anlamı olmuyor. Bugüne kadar iktidarı ele geçiren herkes bunu yaptı, şimdikiler daha fazlasıyla yapıyor… Buna sebep olan Anadolu’nun havası mıdır, suyu mudur bilmiyorum…

Hani “ağzı olan konuşuyor” diye bir sözümüz var. Muktedirlere gücü yetmeyen korkaklar, “ben zamanında demiştim” diyerek düşene bir tekme atmaktan utanmıyorlar.

Atatürk’ün annesine hakaret edilir, Kemalistlerden ses çıkmaz; sandık başına gitmek ölüm-kalım meselesi diye yazanlarla aynı zihniyette olanlar tatilini kesip oy vermeye gitmez; dindar görünümlü siyasetçiler hırsızlık yaparken suçüstü yakalanır ama taraftarları, kömür ve makarnadan olmamak için onları desteklemeye devam eder…

Risk almadan, hep haklı olmak isteriz. Türkiye’deki her düşünce taraftarı böyledir maalesef… Aslında güce taptığımızın ve bunun bir tuhaflık olduğunun farkında değiliz, çünkü biz her şeyi biliriz… Mezardakiler gibi hiçbir teklifimiz yoktur ama her şeyde eleştirilecek bir yön buluruz. İliklerimize kadar işleyen bu düşünce sefaletini, genetik yolla gelecek nesillere aktarıp duruyoruz.

Zaman geçiyor ama saplanmış olduğumuz ideolojik körlük nedeniyle, aynı şeyleri, neredeyse aynı sözlerle tekrarlayıp duruyoruz. Bu kısır döngü içinde bulunduğumuz sürece, hiçbir zaman problemlerimizin çözümüne yönelik adımlar atamayız. Görünen o ki, kimsenin böyle bir derdi de yok. Karşı tarafın ne demek istediğini bilmeyen, kendi dar kapasitesiyle hüküm veren bir linç toplumuyuz biz…

Türkiye için son yıllarda “muhalefetin olmadığı” söyleniyor. Buna “aydın problemi”ni de ilave etmek gerekir. Donanımlı akademisyen, tecrübeli gazeteci, sanatçı veya kanaat önderi dediğimiz kişiler konforlarının bozulmaması için seslerini kısmış veya güçlünün yanında yerlerini almış durumdalar. Doğruya, doğru diyemedikleri için yanlışa, doğru deme gibi bir garabete saplanmış durumdalar.

Böyle bir toplum yapısında sağlıklı nesillerin yetişmesi mümkün değildir. Toplumu bu şekilde tutacak ve her iyi hamleyi baltalayacak oluşumlar, karanlık dehlizlerde zaman ve fırsat kollar. Şeytanın çırakları olan bu karanlık tiplerin, demagoji ve diyalektik ile yerin dibine batıramayacakları şey yoktur. Hizmet Hareketi de bugünlerde bundan nasibini alıyor.

İnsan gerçekten hayret ediyor… Saklandıkları yerden çıkıp saldırmayı sabırsızlıkla bekleyen ne çok insan görünümlüler varmış… Ve ne çok düşmanı varmış Hizmet’in… Türkiye’nin neredeyse son 30 yılındaki bütün olumsuzluklar Hizmet’e fatura ediliyor. Sanki Hizmet görünür olmaya başlayana kadar her şey yolundaymış gibi…

Bugün Hizmet Hareketine çemkirip duran ve AKP’yi Türkiye’nin başına musallat ettiğini iddia edenler geçmişi ne çabuk unutmuş durumdalar. Dindarlara yapılan baskı, medyadaki asılsız irtica haberleri, başörtüsü zulmü, 28 Şubat süreci, e muhtıra garabeti ve daha nice suni gündemlerle faşist Erdoğan ve yandaşlarına zemin hazırlayanlara neden iki çift laf etmezler?

Hangi anne baba, çocuğunu ileride işleyeceği muhtemel bir suç için büyütür? Ebeveyn, bilgi, görgü ve imkânları nispetinde çocuğunu en iyi şekilde büyütmeye çalışır. Çocuk büyütürken hiç hata yapmadığını kim iddia edebilir? Nasıl ki bunun istisnaları var aynı şekilde Hizmet Hareketi içinde de istisnalar vardır. Temcid pilavı gibi ikide birde olumsuzlukları dile getirmenin masum tarafı olamaz, zira herkes bilir ki “su-i misal, misal değildir.”

Hizmet Hareketinin dünyada hala itibar gören bir hikâyesi var ve insanlara umut veren, iyi niyetlerle atılmış tohumlar boy vermeye başladı. Türkiye merkezli yaşanan süreçle ilgili olarak hata yapanlar elbette vardır ama bundan dolayı Hizmet Hareketi mensuplarının tamamının suçlanması yukarıda ele almaya çalıştığım karakterimizin bir sonucu olsa gerek.

Kimse kusura bakmasın şikâyetler yanlış yere yapılıyor. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri demokrasi hiç işlemedi, hukuk kuralları sadece güçsüzlere, düşmüşlere ve sırtını bir yere dayamayanlara uygulandı, dindarlara hayat hakkı tanınmadı, ülke yararına çalışan birileri ortaya çıktığında hemen engellendi, insan hakları hep ayaklar altındaydı, devlet eksenli statüko başımızdan hiç eksik olmadı, kültür, sanat, eğitim ve bilim adına gayret gösterenlere tahammül edilmedi… Ve maalesef bunu hepimiz yaptık.

Kim bilir, bu garabetler yaşanmasaydı belki de Hizmet Hareketi var olmayacaktı…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin