Devletin tasfiyesi

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Devletin el değiştirmesi olarak okuduğumuz Türkiye öyküsünü devletin tasfiyesi olarak da okumak mümkün müdür? Yani siyasi güç sahiplerinin (iktidarların) değişimi ya da değişik zamanlarda devlet aygıtını kontrol etmeleri üzerine kurgulanan bir kuramsal tasarımdan ziyade, devletin tümden bittiği, sonlandığı, çöktüğü, ortadan kalktığı, yıkıldığı bir senaryo üzerinden bugün yaşanan tabloyu çözümlemeye çabalamak, acaba bize yeni bir perspektif sunabilir mi? Bu yazıda işte böylesi bir bakış değişikliği ile yaklaşacağım Türkiye’nin içinde bulunduğu sürece!

Türkiye’de devlet hep el değiştirdi – en azından siyasi güç peşinde koşanlar devleti ele geçirmeye, onu fethetmeye çalıştı. Fakat enteresandır, devlet hep var olmaya da devam etti. Yani iktidar savaşının çok vahşileştiği dönemlerde bile, devletin devlet olmasını meşrulaştıracak bir anlatıya veya diskura sadık kalındı. Güç mücadelesinde anayasayı, bürokrasiyi, devletin mimarisini, kural, kaide ve teamüllerini, anayasa, yasa ve yönetmeliklerini, prosedürel süreçlerini feshetmeye ya da iptal etmeye yönelik çabalar, sınırlı kaldı. 1960 darbesinde, hedeflenen yeni bir anayasal düzen olmasına karşın, eskiyle bağın korunmasına, cumhuriyetin ana hatlarının korunmasına özen gösterildi. Nitekim, darbe tabandan tavana yönde gerçekleşmiş – emir komuta zincirinde olmayan şekilde – tezahür etmiş olsa da, darbe sonucunda, emir-komuta hiyerarşisi hem TSK hem de devlet bürokrasisi bazında yeniden tesis edildi. Darbeciler, bunun aksini düşünmediler. 1971 muhtırasında, her ne kadar 1960 anayasasına ayar verilmek istense de, devletin sürekliliği ve varlığına halel getirilmemesi iradesi belirleyici oldu. 1980 darbesinde anayasa ve partiler ortadan kaldırılsa da, örneğin üst mahkemeler feshedilmedi, Anayasa Mahkemesi görevine devam etti. Yani ara rejime karşın devletin ana karakterine dokunulmadı. Ara rejimler, meşruiyetini zaten devleti “onarmak” hedefinden aldılar. Kimse devleti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmedi! Devlet, kısacası darbe dönemlerinde bile ortadan kalkmadı, varlığını korudu. İktidar el değiştirdi, ama var olmaya devam etti.

Devlet Türkiye’de ideolojisi olan ve bazı kesimleri dışlayan yapıda oldu hep. Bu, devletin dışladığı kesimlerin her zaman devleti içerden değiştirmeye yönelik bir stratejik tutum almaya itti. Örneğin devlet İslamcıları sistemden itti, bunun üzerine İslamcılar – izlerini Osmanlı dönemine dek sürebildiğimiz bir çizgide – devlet içine kendi adamlarını sızdırarak devletin din karşıtı laiklik karakterini yumuşatmaya çalıştı. Milli Nizam Partisi’nden bu yana, hatta esasında Demokrat Parti iktidarından itibaren, sağın en önemli hedeflerinden biri, İslam’ın kamusal alanda daha görünür kılınması ola geldi. Tabi sadece siyasi partiler değil, sivil toplum örgütleri de, her ne kadar adı daha böyle konmamış olsa da, 1950’lerden itibaren merkez sağ veya İslamcı parti kontenjanları kanalıyla, bürokraside yer alma eğiliminde oldular. Cumhuriyet, esasında elitist diye damgalansa da, o bahsedilen elitler hep “halktan gelme” çocuklar oldular. Erbakan, Türkeş, Demirel, Özal gibi ön liderlik konumunda olanların yanında binlerce siyasi ve bürokratik elit, cumhuriyet rejiminde sınıf atlayarak, devletin içine girdiler. Bu zaten modernleştirici bir dinamiği daima barındıran cumhuriyet rejiminin bir başarısı olarak kabul edilmeli. Fakat konumuzla alakalı bağlamı şu: rejimin üvey çocukları, daima rejimi içeriden evrimsel bir süreçle dönüştürmeyi hayal etti. Devrimci bir tutum, daima bu gruplar arasında marjinal bir yaklaşım olarak kaldı.

Cumhuriyetin öbür “ötekisi” olan Kürtler, 1980’lerin ortalarına dek daima içerden dönüşüm yaklaşımı içinde oldular. 1980’lerde artık salt dilleri, kültürleri ve hakları değil, varoluşları bile reddedildiği ve baskılandığı için, PKK türedi. Bu olumsuzluklara karşın, makul çoğunluk daima bölücü Marksistlerin karşısında yer almayı seçti. Kemal Burkay ve daha bir sürü Kürt hakları savunucusu, devletin ağır yanlışlarına rağmen daima sistemi içeriden dönüştürücü mülayim politikalardan yana tavır aldı.

Bu örnekleri çoğaltmak olanaklı. Çok ağır eleştirileri hak ettiği düşünülmüş bile olsa, Türkiye entelijensiyası cumhuriyete sahip çıktı, onu yok etmeden nasıl dönüştürebileceği konusuna kafa yordu. Bu, Türkiye’de asgari minimumda bile kalsa, toplum olma dinamiklerinin devamı bakımından birleştirici bir ortak zemin kabul edilmeli. 1980’lerde aynı hapishanelerde karşılaşan ülkücüler ve komünistler arasında bile insani ilişkiler düzleminde önemli dersler içeren örnek tutumlar oldu. Özellikle gücün el değiştirdiği durumlarda, iktidar sahipleri, örneğin askerler, darbe koşulları da dâhil olmak üzere, devletin ana omuru olan mahkemeler başta olmak üzere, müdahil ihtilalci yıkımlardan özellikle uzak durmaya gayret etti. Mesela darbe dönemlerinde bile avukatlar bazı münferit olaylar haricinde büyük oranda savunma görevlerini yapabildiler. Savcılar ve yargıçlar, bazı cesur emsal kararları almaktan korkmadılar. Polis ve askeriyede kitlesel bir tasfiyeyle karşılaşılmadı. Ki bakınız, darbe dönemlerinde anayasa ve yasalar deklare edildiği üzere, alenen askıya alındı veya iptal edildi. Bu koşullarda bile silahlı iktidar sahipleri, işin ucunda kendi varlıkları olan bu tehlikeli oyunda devleti tümden tasfiye etmeye yanaşmadı.

Neden askerler darbe yaptıktan sonra hep bir tür veto rejimi kurmakla yetindi? Neden iktidarı bir süre sonra sivillere devretti? Niçin sınırsız bir iktidara olanak verecek bir devlet feshine girişmediler? Oysa mesela özellikle 1960’ta ve 1980’de şartlar buna çok elverişliydi. Dahası, mesela 1980’de Evren istese, çok daha uzun erimli bir olağanüstü rejim halkın büyük bir çoğunluğunca kabul edilirdi. Bir somut örnek vermek gerekirse, 1402’likler olarak nitelenen ve devletten ihraç edilen kamu personeli içinde, üniversite öğretim üyelerinin toplam sayısı 148, diğer kamu personelinin sayısı ise 4891 oldu. Bu kişilerin çoğu emekli edildi, ailelerine dokunulmadı. Bu rakamlar unutmayın darbe ortamına karşın bu sayılardadır.

27 Mayıs 1960’ta sadece 147 akademisyen atıldı

Tasfiye olan subay toplamı 4,171’di. 12 Mart 1971’de 600 civarı subay görevden alındı. 12 Eylül 1980’de 397 subay ve 176 astsubay ordudan atıldı. 28 Şubat 1997’de 569 askeri personel TSK’dan ihraç edildi. 1960 darbesindeki dört binin üzerinde subayın ordudan atılması hadisesi, darbenin emir komuta hiyerarşisi içinde gerçekleşmemiş olmasının verdiği “tedbirci” yaklaşım olarak algılanmalı. Bu subayların ordudan hakları verilerek uzaklaştırıldığı, yani emeklilik ve özlük haklarına dokunulmadığı, hapis görmedikleri de unutulmamalı. Bu kıstaslar tüm diğer askeri darbe dönemlerinde de aynıdır esasında. 15 Temmuz’u diğerlerinden farklı kılan bir şeyler olması lazımdır!

15 Temmuz sonrası anomali

17 Aralık’ta başlayan sivil darbe, 15 Temmuz kontrollü darbe projesiyle vites değiştirerek yeni bir kantitatif ve kalitatif tasfiye sürecine girmiştir. Artık devlet aygıtına müdahaleden ziyade, devletin ortadan kaldırılmasıdır söz konusu olan. 15 Temmuz sonrasında TSK’dan 2018 rakamlarıyla 15 bin 242 subay ihraç edildi ve hapse atıldı. Bu rakam binlerce kişi artmış durumda an itibarı ile. Her gün onlarca, yüzlerce TSK personelinin, ankesörlü telefondan arama yapmak gibi hukuksuz, hatta komik gerekçelerle görevinden alındığını ve tutuklandığını görüyoruz. Bu şartlarda, 15 Temmuz sonrası orduda yapılan tasfiye 27 Mayıs 1960 darbesinin tafsiye ettiği askerlerin dört katı civarındadır! Bunu 12 Eylül askeri darbesi ile mukayese yaparsak, fark muazzamdır: tam 30 kat! Dahası 15 Temmuz sürecinde 170 bine yakın kamu personeli kamudan ihraç edilmiştir. 7 bine yakın akademisyen üniversitelerinden atılmıştır. 500.000 kişi (yarım milyon insan!) “işlemden geçmiş”, yani tutuklanmış, gözaltına alınmış veya görevinden ihraç edilmiştir. Yani salt akademisyenler baz alınacak olursa, 15 Temmuz, 12 Eylül’den 47 kat fazla akademisyeni ihraç etmiştir. Kitleselliği görüyor musunuz? Yine tüm kamudan ihraç edilenler bazında 15 Temmuz, 12 Eylül’e oranla 35 kat fazla kamu personelini ihraç etmiştir. Bu rakamlar anormaldir. Bu, bir anomalidir.

17 Aralık’ta başlayan ve 15 Temmuz 2016’dan sonra makarası boşalan bu süreç, Türkiye’de devletin yıkıldığından başka bir anlama gelmiyor! Bu yaşanan, devlette bir tasfiye olmaktan çok daha ağır bir vakadır. Devletin tasfiye edildiğine şahitlik ediyoruz. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti adlı devlet, 17 Aralık sonrası başladığı anayasasız dönemin de bize gösterdiği üzere, artık bütünüyle ortadan kalkmıştır. İsmi vardır, cismi yoktur!

1 YORUM

  1. Haddi asan ziddina doner herseyi yikarmis kuranin tabiri ile. Daha ne bekliyoruz bu hortumculardan. Bunlarin isi bu… ser ve tahrip….

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin