Devlet nasıl hak ihlali yapar?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Haklarımızı devlet vermez bizim. O haklar zaten bize aittir, bizi korumak için vardır. Kimden mi korumak için? Canınıza veya malınıza kast edecek olanlardan, katilden, saldırgandan, sapıktan, yolsuzdan, liyakatsizlikten ve adam kayırmadan, aklınıza gelebilecek her türlü kötülük ve fesatlıktan. O haklar bir de sizi devletten korumak için vardır. İşte bu noktayı anlamak gerçekten çok önemli, zira demokrasi mücadelesinde “halkın kendi kendisini yönetmesi” unsuru, mutlak monarşilere karşı, gücü sınırlanmış iktidar mücadelesinin bir unsuru olduğu oranda demokrasi mücadelesiydi aslında. Oysa eski Yunan’dan beri demokrasinin çoğunluk tiranlığına (çoğunluk diktasına) dönüşme olasılığı konu edildi, tartışıldı. Modern siyaset bilimi de gücün sınırlanması konusu ile demokrasiyi aynı bağlamda tartıştı. Aristo’ya göre hukukun egemen olmadığı yerde devletten söz edilemez. Türkiye’de Büyük Millet Meclisi’nin duvarında yazan “adalet mülkün temelidir” ifadesinde mülkle kast edilen devlettir. Bir evin temeli olmazsa ev de olmaz. Evin temelini bozarsanız bina çöker. Devletin temelini bu nedenle adalet oluşturur ve adalet egemen hukuk anlayışına dayanır.

Avrupa’da Fransız Devrimi, Aydınlanma, modernite, Reform ve Rönesans gibi aşamalarla, gerek evrimsel gerekse de devrimsel süreçlerle mutlak monarşilerden anayasal rejimlere geçildi. Kimi ülkede mevcut monarşi yetki kısıtlamasına (gücün sınırlanmasına) tabi tutularak meşruti monarşik demokrasiler gelişti, kimi ülkelerde ise monarşiler devrimler veya savaşlar sonucu yıkılarak yerine cumhuriyetler kuruldu. Bir parantez açarak belirtelim: bu bağlamda cumhuriyet ve demokrasi eşanlamlı kavramlar değil, her ne kadar aralarında ilinti olsa da. Monarşilerde demokratikleşme bu yolla gerçekleşirken, yeni kurulan cumhuriyetlerde kimi zaman otoriterleşme ve diktatörlük inşası gibi evreler yaşandı. Avrupa tarihi bu tür cumhuriyet deneyimleriyle doludur. Yani egemenliğin halka verilmesi, sadece prosedürel bir uygulamadır. Dahası, egemenlik hakikaten halk kontrolüne geçse de, halkın bir çoğunluk diktası kurmasına engel olunamayacağı kısa sürede hem pratik olarak yaşandı, hem de kuramsal olarak yeterince çözümlendi. Dolayısıyla demokrasinin ana meselesinin gücün kimin tarafından kullanılacağı veya gücü kullanacak olanın nasıl belirleneceği olmadığı görüldü. Esas mesele, gücün nasıl sınırlanacağıydı. Meşruti monarşilerde de cumhuriyetlerde de gücün sınırlanmaması, otoriteryan yönetimlere kapıyı aralıyordu. Bu nedenle bir denge ve fren mekanizmasının kurulması, birey (kişi ya da vatandaş da diyebiliriz) haklarının sorunsuz biçimde garanti altına alınması için büyük önem taşıyordu. Şimdi esas meseleye yaklaşıyoruz: birey haklarını garanti altına almanın yolu neydi?

Birey haklarının garanti altında olması için öncelikle bağımsız ve tarafsız mahkemelerin olması gerekiyor. Yargıdan bahsediyorum. Öncelikle hemen belirteyim: hukuk devleti ancak yasalar istisnasız herkes için geçerli olursa var olabilir. Bu bağlamda özellikle yürütme erkine (hükümete) dikkat çekmek gerekiyor. Yasanın kaynağının mutlak bir kral veya sultan olduğu monarşik rejimlerde monark yasaların üzerindeydi. Aldığı tüm kararlar (fermanlar) yasa niteliğindeyken, hangi mahkeme kralı veya sultanı yargılayabilirdi? İslam tarihinden veya Türk tarihinden mitleştirilerek aktarılan kıssalara çok güvenmeyin derim ben bu konuda. Çünkü en iyi ihtimalle gerçeğe sadık olarak aktarılmış olsalar bile, bu mitlerin ortak özelliği hep ideal bir liderin “bilgeliği” kurgulanmış olmalarıdır. Başka bir ifadeyle, bilge kral kendi inisiyatifi ve rızasıyla yargılanır. Hatta adil yargılanmayı talep eder. Yani yasaya tabi değildir. Yasaya tabi olmayı talep eder – ve eşyanın tabiatı gereği bu durum kendi kendisine bir istisnadır zaten. Diğer bir ifadeyle, kral hukukun gücüyle yargılanmaz, kendi gücünden feragat ederek hukukun karar yetkisi alanına girmeyi kabul eder. Bu durumda, bir yetki kısıtlaması değildir söz konusu olan, sadece bir yetki feragatidir. Gücü kısıtlamak için, o güçten büyük bir güç gerekir. Bu, monarşilerde olmaz zaten. Olursa, o zaten artık monarşi olmaz, meşruti monarşi olur. Bu durumda karşımıza çıkan sorun şudur. İktidarı yasaya tabi kılacak bir düzeni nasıl kuracağız? Yargı bağımsız olacak demiştik ya. Hemen devamındaki soruyu soralım o zaman. Kimden bağımsız olacak? Yürütmeden. Yürütmeden kastımız, siyasi kararları kim alıyor, devleti kim idare ediyor – bu bir kral veya sultan da olabilir, bir diktatör de, bir başbakan veya başkan da. Yetki aşımı yaptığında, ona dur diyecek tek merci yargıdır. Bu durumda, yargının siyasi erkin önemli bir bölümünü yürütmenin kontrol alanından kopartması gerekmektedir. İşte bu noktada, iktidara gelen güç üzerinde hukuki bir yetki sınırlamasından söz edilebilir. Yargının bağımsız olması bu nedenle önemlidir. Yargının bağımsız olması durumunda birey hakları da garanti altındadır. Çünkü eğer yürütme (hükümet) sizin hakkınızı gasp ederse, karşısında (kendisinin de ona tabi olduğu) yargıyı bulacaktır. Bu aşama, bizi anayasal devlete götürür.

Anayasal devlet, yukarıda ele aldığım yönetim mimarisinin, bir bağlayıcı anlaşma metni olarak ortaya konmasıdır. Demokrasilerin çok büyük bir çoğunluğunda bu tür bir sözleşme metni vardır. İngiltere demokrasisi buna bir istisna olsa da, yazılı anayasanın olmaması, anayasal bir çatı olmaması anlamına gelmez. Fakat İngiltere’yi yine de bu makalede ele almaya girişmemekte yarar var. Yoksa yazı üç sayfa yerine on sayfa olmaz zorunda olabilir, bu ise gazete editörleri ile benim başımı belaya sokar. İyisi mi konuya kaldığımız yerden devam edelim. Anayasa metinleri yürütme, yargı ve yasama erlerinin sorumluk alanlarını ve devletin diğer mimarisini belirler. Anayasalar aynı zamanda bireylerin (biz vatandaşların) temel hürriyet alanlarını tespit eder. Mülkiyet hakkı gibi, düşünceyi ifade hakkı gibi, din özgürlüğü gibi, özgür medya gibi birçok hakkımız vardır. Bu haklar, hiçbir şekilde kısıtlanamaz. Kimin tarafından? Bizi yönetenler tarafından! İşte bu anayasa metni, yargıyı yürütmenin etkisinden izole eder. Böylece mahkemeler hükümetin baskı aracı olmaktan çıkar, gerçekten yasayı uygulayan ve adalet üreten ve dağıtan bir işlev kazanır.

İşte haklarımızı devlet vermez dedik, ama devlet almaya çalışır. O devlet dediğimiz şey, esasında yürütme (bizi yönetenler). Ama bizi yönetenler de hukukun öznesidir. Yani eğer bir ülkede hukuk işliyorsa, normalde bizi yönetenler de aynı bizim gibi yasalara tabidir. Yasalar kendi kendilerine işlemeyeceğine göre, yasaları uygulayan merci (mahkemeler) bizi yönetenlerin etkisinde veya kontrolünde olamaz. Yargının demokrasi bakımından önemi budur. Çünkü demokrasi, seçimden çok daha önemli ilkelere sahiptir. Mesela denetim gibi. Öyle ya, idarenin yaptıklarının yasalara uygun olup olmadığını kim denetleyecek? Eğer yargı bağımsız olmazsa, ülkenin çürümesi kaçınılmazdır. Yargı bağımsızlığı bu nedenle sağlıklı bir ekonomi için de olmazsa olmaz bir koşuldur. Başta mülkiyet haklarınız olmak üzere, yürütme sizin hiçbir hakkınızı kullanmanızı engelleyemez. Yasalara aykırı davranışlarda bulunan vatandaşların yargılanmasında hükümetlerin hiçbir rolü yoktur. Devletin kolluk gücü olan polis de, esasında hükümetin emrindeyken sadece asayiş ile ilgili bağlamda rolünü uygular. Ama suç soruşturulması sürecinde yargının organı olarak hareket eder. 17 Aralık’ta, mahkemelerin organı olarak suç kovuştururken, yürütme (hükümet) nasıl polise engel oldu, bunu gördü herkes. İşte bu yapılan, bu nedenle suçtu. Yani, yargının kovuşturma sürecinde polisin hükümetçe engellenmesi bir sivil darbeydi. Neden? Çünkü anayasanın dışına çıktı hükümet! Oysa yukarıdaki çözümlemelerden gayet net bir şekilde anlaşılacağı üzere, hükümet kendi sorumluluk alanı dışına çıkamaz. Kim söylüyor bunu? Anayasa söylüyor. Yani hükümet devlet değildir. Devleti oluşturan üç güçten biridir. Diğer iki gücün biri yasamadır (meclis), diğeri de bu yazının ana konusu olan yargıdır (bağımsız mahkemeler).

Demokrasiler, güçler ayrılığı olmadan var olamaz. İstediğiniz kadar seçim yapın, eğer bir ülkede yürütme (hükümet) mahkemeleri kontrol edebiliyorsa, artık kendisi yasalara bağlı değildir, yasa üstü bir güce ulaşmış demektir. Bu durumda istediği yasa dışı uygulamayı yapabilir. Kimse hükümeti engelleyemez. Seçim, bir çoğunluk iradesini iktidara taşır. Ama seçim, çoğunluk diktasına engel olamaz. Mahkemeler bağımsız olmazsa yürütme denetlenemez. Polis bir baskı aracına dönüşür. Kamu bankaları çiftlik olur. Suçlu, hükümetin tanım ve talimatıyla belirlenir. Bürokratlar rejim aparatına dönüşür. Korku toplumu doğar. Sermaye ve parlak beyinler bu tür bir ülkede durmaz, daha uygun ülkelere gider. Birey özgürlükleri erir ve biter. Bu durumda özgür ve tarafsız bir medya da, eleştirel görüşlerin savunulduğu mecralar da birbiri ardına tükenir. Özel mülklere el konur ve kimse buna engel olamaz, “ne yapıyorsunuz, neye dayanarak bunu yapıyorsunuz” diye soramaz. Hukuksuz iktidar, hukuka tabi olmayan iktidardır.

Haklarımızı devlet vermez bizim. O haklar zaten bize aittir, bizi korumak için vardır. Kimden mi korumak için? Canınıza veya malınıza kast edecek olanlardan, katilden, saldırgandan, sapıktan, yolsuzdan, liyakatsizlikten ve adam kayırmadan, aklınıza gelebilecek her türlü kötülük ve fesatlıktan. O haklar bir de sizi devletten korumak için vardır.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin