AnaSayfa»Dünya»Çözüm küresel mi yerel mi?

Çözüm küresel mi yerel mi?

Pinterest Google+

YORUM | KEMAL AY

Bağımsızlık meselesi eskide kalmış bir fikir. Artık dünyadaki hiçbir ülke tek başına değil. Independence (bağımsızlık) gitti ve yerine Interdependence (birbirine bağlılık) geldi. Ülkeler sadece uluslararası ilişkilerde, dış politika belirlemede değil doğrudan vatandaşını ilgilendiren ticaret, kültür, seyahat gibi konularda da birbirlerine bağlı durumdalar. Bilhassa ekonomik dengeler, iyiden iyiye birbirine bağlanmış durumda.

Şöyle bir düşünelim: Suriye’de Beşşar Esad yönetimiyle ona muhalif ve silahlı bir grup arasında bir ‘iç savaş’ yaşandığını düşünüyoruz. Ancak bunun sonuçları, bütün dünya siyasetinde etkili oldu. Bazılarına göre, ABD’deki başkanlık seçimlerinde de, İngiltere’deki Brexit referandumunda da Suriyeli göçmenlerin etkisi yadsınamaz. Bir diğer taraftan Batılı siyasetçileri ciddi anlamda endişelendiren mülteci krizi, Türkiye ile yapılan anlaşmayı ve Erdoğan’ın Avrupalı liderler tarafından ‘idare edilmesini’ sağladı. Bu durum, Rusya’nın NATO başta olmak üzere Batılı kurumları zayıflatma stratejisinde Türkiye’yi ‘daha kullanışlı’ hâle getirdi. Mülteci krizi, Batı’da popülist politikaların yükselişini hızlandırırken, bu durum medyadan kültüre pek çok alanda ciddi sarsıntıların yaşanmasına sebep oldu. Suriye’deki direnişin de Arap Baharı ile ve Arap dünyasındaki ayaklanmaların Tunus’ta bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başladığını düşünürsek, kelebek etkisinin boyutlarını anlamak mümkün.

Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Türkiye’deki iç siyasetin açmazları, dış müdahalelerle (ya da dışarıdaki bir takım değişikliklerle) çözülebilir mi?

İÇERİDEKİ ‘DEHŞET DENGESİ’

İç siyaset açısından bir ‘dehşet dengesi’ ile karşı karşıyayız. Meclis dışı partilerin tamamen eriyip gittiği bir ortamda, AKP, CHP, MHP ve HDP’den oluşan yelpaze açılma eğilimi göstermiyor. İYİ Parti’nin CHP ile MHP arasında bir yere konuşlanması, bu yelpazede sadece dilimlerin değişmesini sağlayacak gibi görünüyor. Bunun en büyük sebebi de, siyasetteki bu ayrımların artık toplumda da görünmez duvarlarla belirginleşmiş olması. (Bu açıdan Meral Akşener’in Kürt illerindeki gezisi, parti açısından olumlu fakat ‘olası tabanın’ buna ne tepki göstereceğini zaman gösterecek.)

Bu toplumsal yarılma, sağ-sol çatışmasının bir devamı niteliğinde. Gezi’den bu yana dindar-laik ekseninde yürütülen propaganda mayası tutmuş vaziyette. Buna göre CHP-HDP ve Geziciler aynı şekilde ‘memleket düşmanları’ safında. AKP-MHP ise ‘vatan evlatları’. Burada ‘karşı tarafın’ ne zaman hukukî yaptırımlara muhatap olacağı, dengenin ne yöne doğru çevrilmek istediğine bağlı. Seçim dönemlerine yaklaşırken topluma ‘korku’ pompalamak gerektiğinde, tutuklamalar, el koymalar, ağdalı ‘ihanet’ suçlamaları peşi peşine geliyor mesela.

Toplumun neden korktuğunu anlamak zor değil. Ancak burada sadece korkunun rol oynadığını düşünmek safdillik olur. Propaganda makinesi, insanların gözlerini başka yöne çevirmekte mahir. Tek amacı da bu. Mevcut düzeninin elden gitmesini istemeyen, kendince bir ‘alternatif’ bulamayan seçmen, ‘en iyi bildiği’ adaya gidiyor. Propaganda makinesiyle mücadele etmenin en etkili yolu, ‘karşı kamplara’ sesini duyurmak ancak kutuplaşmanın arttığı durumda, bu da mümkün olmuyor. İki farklı toplum, bir arada yaşamaya çalışıyor. Güven hissi kayboluyor ve toplum, bir arada yaşayabilme kabiliyetini yitiriyor.

MESELE SADECE CEMAAT Mİ?

Bu noktada siyaset bir çözüm olabilirdi fakat görünen o ki muhalefet partileri de ne yapacakları konusunda pek bir fikre sahip değiller. Ara ara yapılan çıkışlar, nefes alabilmek için yapılan müdahalelerden öteye geçmiyor. Meclis aritmetiğine etki edemediği sürece ‘merkez siyasetin’ elinden bir şey gelmez. Sokaktaki muhalefet ise sürekli polis tehdidi altında. Rejimin ‘zulüm’ politikaları, sadece Cemaat’i hedef alıyor gibi görünse de, aslında bu olup bitenler bütün toplumu ‘korkuya esir’ hâle getiriyor.

Muhalefetin en büyük problemi de burada başlıyor. Post-Erdoğan döneminde Cemaat’in yeniden ‘güçlenmesinden’ korkan muhalif isimler, öncelikle 15 Temmuz’un Cemaat’in üzerine yapışmasını ve oradan hareketle Cemaat’in bir ‘terör örgütü’ yaftası giyerek, toplumdan izole edilmesini hedefliyor. Burada gözden kaçırdıkları şeyse, iktidarın bu stratejisinin, yani terörle hiçbir alakası olmayan bir topluluğu ‘terör’ ile bir gösterme başarısının karşılığı olarak elinde hiçbir iktidara nasip olmayacak bir ‘kuvvet’ geçirdiği. Çünkü sivil alanda ‘terör’ topuzuyla gezmeye başlayan iktidarın sadece bir cemaatle yetineceğini düşünmek ve diğer rakiplerine aman vereceğini beklemek, tarihten de görüyoruz ki, ahmaklıktır.

TÜRKİYE’DEKİ AVRUPA ERİYOR

Öte yandan Türkiye’deki muhalefetin bu çarpık bakışı, dünyada da Türkiye’ye dair algıyı yanlış yönlendiriyor. Avrupalı demokratlar, Türkiye’de güçlü bir sivil toplum olduğunu, Cemaat’i hiç hesaba katmadan AKP ile mücadele edilebileceğini, referandumdaki yüzde 50’ye yakın oy oranının bir ümit olduğunu düşünüyordu yakın zamana kadar. Bu yüzden de geliştirilen strateji şuydu: Türkiye’yi tamamen kaybetmeyelim fakat yola getirmeye çalışalım. Bu, diplomasi adına en doğru seçenek. Ancak anti-Batıcı duyguları mütemadiyen tahrik edilen Türkiye toplumu için işlevsiz kaldığı da görülüyor. Nitekim yurt içinde bu tavır, ‘Bakın Avrupa bize ses çıkaramıyor, çünkü artık daha güçlüyüz!’ şeklinde pazarlanıyor. (Elbette sahne arkasında başka türlü ilişkiler de var. Önemli konumlardaki bazı Avrupalı siyasetçilerin Türkiye ile alakaları sadece ‘iyi niyetle’ açıklanamıyordur muhtemelen.)

AKP’nin muhalefet stratejisi ise, yavaş yavaş toplumsal muhalefetin finansal kaynaklarını kesmek üzerine kurulu. Türkiye’de yayın yapan BBC, Fox TV, DW gibi yabancı basın organları dışında adam akıllı muhalefet yapabilen güçlü yayın neredeyse kalmadı. Avrupa destekli bu muhalefetin yakında tamamen ‘gayri meşru’ ilan edileceğini beklemek boşuna olmaz. Nitekim Rusya’da Vladimir Putin, yabancı basın organlarının çalışanlarının da ‘yabancı ajan’ olarak kayıt yaptırmalarını zorunlu kıldı. Sembolik görünen ama zaman içinde ‘sınır dışı etme’ vs. işlemleri kolaylaştıracak ve toplumun gözünde de ‘yabancıya güvensizlik’ meselesini yerleştirecek bir eylem. Türkiye’nin de aynı yolda olduğunu görmek gerekir. ‘Bağımsızlığımızı kazanıyoruz’ masalları aslında başka bir ‘bağımlılığa’ (Rusya) geçme hikâyesi.

EKONOMİK KRİZ YERİNE ARTAN KUTUPLAŞMA

Muhalefetin tek umudu hâline gelen ‘ekonomik kriz’ beklentisi ise, yukarıda bahsettiğim gibi ‘ekonomik bağımlılıklar’ sebebiyle, kolay kolay masaya gelecek bir seçenek gibi görünmüyor. Reza Zarrab’ın itiraflarının ardından ekonominin dalgalanmaması, aksine Dolar’ın gerilemesi, şimdi de TÜİK’in hileleriyle yüzde 11 gibi bir büyüme rakamının açıklanması, kısa vadeli önlemler olarak okunabilir. Burada uluslararası sistemin Türkiye’deki gayrimeşru yönetimi çok da umursamadığını söylemek mümkün. Ancak öte taraftan bugüne kadarki stratejilerin ‘işlemediğini’ görenlerin sayısı da artıyor. Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Kati Piri’nin geçenlerde katıldığı Middle East Institute toplantısında söylediği gibi, Avrupa artık Türkiye toplumunu kaybediyor. Muhalefetin de Avrupa’dan umudu kestiği bir ortamda, Türkiye’nin yeniden Avrupa Birliği yoluna girmesi, giderek zorlaşacaktır çünkü bu dönem geçse bile, Türkiyeli muhalifler Avrupa’nın yanlarında olmadığını hatırlayacaktır.

Öte yandan gerek ABD’nin gerekse Avrupa’nın kendi problemlerine daha fazla gömülmek zorunda kaldığı bir ortamda, Rusya gibi agresif aktörlerin daha kolay yol aldığını da görmek gerekiyor. Bütün uluslararası medya stratejilerinin ‘kutuplaşma’ konusunda faka bastığı bir ortamdayız ve bu kutuplaşma, dünya siyasetini de çıkmazlara sürüklüyor. Türkiye’nin başıboşluğu biraz da bundan. Eski ittifaklar yıkılırken, krizlerden bir yığın fırsat doğuyor ve çember daralıyor zannederken bazen başka bir düzlemde aktörler yeni ittifaklarla zuhur edebiliyor. İşte Trump’ın Kudüs hamlesi. Politikaların nasıl ‘günlük’ hâle geldiğini göstermesi bakımından manidar. Bu durumda da geleceği öngörmek her geçen gün zorlaşıyor.

Haliyle dünyadaki gidişat adına en kritik soru şu: Suhulet nasıl sağlanacak? ‘Kanlı mı olacak, kansız mı olacak?’ Türkiye’de ise çözümün yerel mi yoksa küresel merkezli mi olacağı hâlen belirsizliğini koruyor.

Önceki Son 10 Yazı:
Ahmedinecat ve ‘ekonomik cihat’ yılları - 05 Ara 2017
Putin, Ortadoğu’ya barış getirebilir mi? - 29 Kas 2017
Dünyanın sizin hiç bakmadığınız tarafı - 27 Kas 2017
İyi Parti, siyasetin neresinde [Türk Sağı’nın hikâyesi-25-Son] - 23 Kas 2017
Alternatifsizlik, Türk Sağı’nı tüketirken… [Türk Sağı’nın hikâyesi-24] - 21 Kas 2017
İslamcı kültür kodlarının sağ siyasete etkisi [Türk Sağı’nın hikâyesi-23] - 13 Kas 2017
AKP ne zaman Erdoğan’ın partisi oldu? [Türk Sağı’nın hikâyesi-22] - 09 Kas 2017
Acemi muhalefet, halkı iktidara mecbur eder [Türk Sağı’nın hikâyesi-21] - 06 Kas 2017
Melez desenlerin iktidarı [Türk Sağı’nın hikâyesi-20] - 02 Kas 2017
Erbakan, herkesin mi hocasıydı? [Türk Sağı’nın hikâyesi-19] - 24 Eki 2017
önceki yazı

Zor zamanlarda sanat ve edebiyat!

Sonraki yazı

Konforlu aktivistler

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir