Bir kere daha isyan ahlakı (1)

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

Daha önce isyan ahlakı hakkında iki yazı yazılmıştı. Bu yazı dizisi ile de konunun üzerinde durulması gereken diğer önemli boyutlarını ele almaya çalışalım inşaAllah.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki en büyük isyan ahlakı insanın nefsiyle mücadele ederken ortaya konmalıdır. Allah Resulu (sav) bir maddi cihat dönüşünde ifade buyurdukları “küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” beyanından hareketle, en büyük mücadele nefse karşı verilmesi gerekendir.  Bir diğer beyanı nebevide ise şöyle buyurulmaktadır: “İnsanın en büyük düşmanı nefsidir”. İnsanın gerçekten isyan ahlakının gereğini sergileyebilmesi için nefsi ile olan mücadelesinde başarılı olması veya o yolda ciddi mesafe alması gerekmektedir. Aksi takdirde nefsin arzularına baş kaldıramamış  bir insan nasıl içtimai meselelerde isyan ahlakı sergileyebilir ki?

Örneğin “istişare ama kiminle?” sorusuna cevap ararken ifade edilen “Başka bir derdi olmayan, oturup kalkıp mefkurenizi ikame etme istikametinde sancı çeken ve bir çıkar bir menfaat beklemeyen insanlarla istişare edeceksiniz. Size de dokunsa başkalarına da dokunsa düşüncelerini objektif olarak, makul ve uygun bir üslupla ortaya koyacak insanlarla istişare edeceksiniz.” Hiç bir beklentisi olmayan, hakka ve hakikatlere tercüman olma en büyük derdi olan bu kıvamdaki insanları nereden bulacaksınız? Bunlar ancak manevi yönden donanımlı insanların arasından bulunabilecektir. Manevi açıdan yeterince derinleşememiş ve imanda yeterince yol alamamış insanlarla bu işe muvaffak olmak zordur.

Fethullah Gülen Hocaefendi bir bamtelinde bu hususa dikkat çekmektedir: “Fakat günümüzün problemi -esasen- iman problemi olduğu için, bugün sürekli imanda derinleşmeye ihtiyaç var. İmanımızı her sabah bir kere daha yenilesek, öğlen bir kere daha yenilesek, akşam bir kere daha yenilesek, beş vakit namazda bir kere daha yenilesek… Çünkü iman, bu asırda, bu çağda temelinden sarsılmıştır; Bundan dolayı, zannediyorum, esas yiğitlik o mevzuda olacaktır, iman mevzuunda olacaktır. O olunca zaten, öyle imanlı bir fütüvvete bakan, ona vâbeste bulunan şeyler, belki kendi kendine halledilecek…”

O zaman isyan ahlakını fıtratımızın bir buudu haline getirebilmek için beyanı Nebevi’de (sav) cihad-ı ekber olarak ifade edilen nefsin terbiyesine eğilmemiz gerekmektedir. Bu cihadın neticesinde insanlar ihsan sırrı olarak ifade edilen “herhangi bir iş yaparken Allah’ı (cc) görüyormuşcasına ya da en azından Allah (cc) bizi görüyor mülahazasıyla hareket etme” ufku yakalanabilecek veya bu yolda mesafe alınabilecektir.

O zaman isyan ahlakına sahip fertlerin birinci özelliği olarak iradenin hakkını vermelerini  ve şeytana, nefse, hevaya ve günahlara başkaldırmalarını zikredebiliriz.

Cenab-ı Hak vereceği büyük nimetleri için, cüz-i iradenin hakkının verilmesini bir şart-ı adi olarak koymuştur…

Avrupa ülkeleri bugün sahip oldukları hukuk devletini elde etme ve insani değerler ortak noktasında buluşabilme noktasına gelinceye kadar çok ciddi mücadeleler vermek zorunda kalmışlardır. Bu ülkeler arasında birinci ve ikinci dünya savaşı gibi büyük mücadeleler gerçekleşmiştir. Bir kaç yüz yıl süregelen bu sıkıntılı yıllardan sonra aralarında barışı teessüs edebilmişlerdir. Bugün sahip oldukları hakları elde edebilmek için büyük fedakarlıklara katlanmışlardır. Bu seviyeye zorlukların ve fedakarlıkların sonucunda ulaşabildikleri için de bu değerleri koruma adına da ihtiyaçları olan ortak bir kültüre ve şuura sahip olabilmişlerdir. Buna binaen demokrasi, güçlerin ayrılığı ve denetim gibi sistemleri uygulamakta ve bunu devam ettirebilmektedirler.

Tam bir diriliş  için cüz-i iradenin hakkı verilerek bir cehd ve gayret ortaya konmalıdır…

Herhangi bir cehd ve gayret sonucu elde edilemeyen şeylerin kalıcı olması zordur. Buna bir yazısında Fethullah Gülen Hocaefendi şu şekilde ele almaktadırlar: “Aslında dirilip kendimiz olmamız bir ilâhî atiyye ise –ki öyledir- henüz o atiyyeyi taşıyacak güce ulaşamadan verildiği takdirde, kadri bilinemeyeceği için gelmesiyle gitmesi bir olacak ve telafisi çok daha güç yeni bir kısım mahrumiyetlerin yaşanmasına sebebiyet verecektir.” Hasılı cenab-ı Hak vereceği büyük nimetleri için, cüz-i iradenin hakkının verilmesini bir şart-ı adi olarak koymuştur.

Günümüz Türkiye’sinde bir gün tam bir diriliş yaşanacaksa bu da cüz-i iradenin hakkı verilerek ortaya konan cehd ve gayretlerden sonra olacaktır.

Benzer şekilde Hizmet Hareketi de mevcut problemlerin üstesinden gelerek, temel değerlerini ve prensiplerini hayata geçirmek istiyorsa, bu bireylerin cüz-i iradelerinin hakkını vererek gerçekleştirecekleri bir mücadeleyle gerçekleşecektir. Yaşanan ifritten süreç öncesinde, kendi değerlerinden uzaklaşmanın sonucunda başlarına gelen felaketlerden aldıkları ve daha da alacakları önemli derslerden sonra, bu değerlerin ve prensiplerinin uygulanması hususunda gerekli iradeyi ortaya koyabilecek ve bunlara uymayan insanlar ile üslubuna da riayet ederek mücadele edebileceklerdir. Ayrıca bu değerlerin uygulanmasının sağlanması ve kontrolu adına da gerekli denetim sistemlerinin, kişilerin güç zehirlenmelerine maruz kalmamaları ve tiranlaşmamaları adına da güçler ayrılığı ilkesine benzer yönetim usullerinin uygulanması hususunda tavizsiz olabileceklerdir.

Hocaefend’nin istişare ile ilgili şu sözünü bir hatırlayalım: “Burada idare edilenler kendileri ile istişare edilmediğinde kenara çekilme hakları yoktur ve onları ilgilendiren hususlarda kendileriyle istişare edilmesi gerektiği hususunda ısrarlı olmalıdırlar.”

Bünyeleri içten içe eritip mahveden neme lâzımcılık mikrobu…

Hizmet insanının küserek kenara çekilme hakkı yoktur. Neme lazım deyip köşelerine çekilemezler. Uslubuna riayet ederek onları ilgilendiren hususlarda fikirlerini beyan etme mevzuunda ısrarcı olmakla sorumludurlar.

İsyan ahlakının gereği olarak, gerçek istişarelerin hayata geçirilmesi için mücadele etmelidir. Bu hususta bütün bireyler sorumluluk altındadır. Kimsenin “Neme lâzım. Bana ne?” diyerek veya küserek kenara çekilme hakkı yoktur. Uslubuna riayet ederek hakiki şûrâların realize edilmesi için çalışılmalıdır. Abdullah Aymaz Hocaefendi’nin Münazarat’ta himmet bahsinin ele alındığı yerde verdikleri bir hikaye, isyan ahlakının zıddı olan “neme lâzımcılık” hastalığının nasıl devletleri, toplumları ve cemaatleri bitireceğini anlamak açısından çok güzeldir.

Kanunî Sultan Süleyman, devletin inişe geçip çökmeye yüz tutmasına karşı tedbirler düşünürken, süt kardeşi meşhur âlim ve mürşid Yahya Efendi’ye danışmak aklına gelir ve kendisine bir mektup gönderir. Mektupta şöyle demektedir: “Sen ilâhî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi hâlde çöker? Osmanoğullarının âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?”  Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma da içinden çıkılmaz bir hâl alır: “Neme lâzım be sultanım!” Cevabı hayretle okuyan Kanunî, buna bir mânâ veremez. Sonra “Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı var?” diyerek kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitemli bir şekilde “Ağabey, ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!” der. Yahya Efendi de “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak mümkün mü? Ben sorunuz üzerinde düşünüp kanaatimi açıkça arz ettim.” der. Kanunî bunun üzerine der ki: “Iyi, ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece ‘Neme lâzım be sultanım.’ demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma, der gibi bir mânâ çıkarıyorum.”

Bunun üzerine Yahya Efendi “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa; haksızlık başını alıp yürüse; işiten ve görenler de ‘Neme lâzım.’ deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussalar; fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese; işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir.” der. Bunları dinlerken, Kanunî Sultan Süleyman ağlamaya başlar ve söylenenleri başını sallayarak tasdik eder. Sonra da kendisini böyle ikaz eden mürşid ve âlim Yahya Efendi gibi bir zâta ülkesinin sahip olduğundan dolayı Allah’a şükreder.

Yahya Efendi bu sözleriyle isyan ahlakından mahrum, hakperest olamayan, menfaatlerinin zebunu haline gelmiş, haksızlık karşısında dilsiz şeytan, menfaatine dokunmadığı sürece “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesine sahip, neme lâzımcı fertlerden müteşekkil ferdlerden kurulu yapıların yok olmaya mahkum olduklarını ne de güzel ifade etmişlerdir.

Konuya bir sonraki yazıda devam edelim…

3 YORUMLAR

  1. “Hizmet insanının küserek kenara çekilme hakkı yoktur..”
    Ya hu bunu hep deyip duruyorsunuz, bunu anladık ta kenara itilmişler konusunda ne diyorsunuz?! Hareketin bizzat kendi eliyle harcadığı elemanlar konusunu ele alsanız, hani bu konudaki “konfor bölgesinden vazgeçerek” ;/ Bir zahmet yani..

  2. Nerde hocam hiç iplemediler bile. Hatta zerre miktar umurlarında olmadı bile, malesef: “Burada idare edilenler kendileri ile istişare edilmediğinde kenara çekilme hakları yoktur ve onları ilgilendiren hususlarda kendileriyle istişare edilmesi gerektiği hususunda ısrarlı olmalıdırlar.”

  3. Bir de şu husus var: “Adım itirazcıya çıkar ve dışlanırım” diye endişe ederek, konuşmaktan çekinme, eleştirel fikir ortaya koy(a)mama. Bu endişe de yersiz değil tabii ki. Çünkü 1-2 eleştiriden sonra kişi bir daha çağrılmayınca, bu herkesi etkiliyor. Hatta adınız kötü niyetliye de çıkabilir. Bağımsız dış denetim şart hocam.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin