Bir avluya kaç hayal sığar?

ÖZEL HABER | FATMA BETÜL MERİÇ

 

“Hapishanelerimiz olduğu sürece, hücrelerinde hangimizin yattığı çok fazla önemli değildir.”

                                                                   George Bernard Shaw

Her insan, bir hikayeye doğmuştur. Hikayeler büyütmüştür içinde.

Uzaya gönderilen, 2 tonluk ekipman taşıyan bir kapsülün hikayesi olduğu gibi; bir tomurcuğun çiçek açarken ki velvelesi de bir hikayedir aslında.

Güzel günleri bekleyen; hak, hukuk, adalet diyen demokrasi sevdalılarının da, bir hikayeleri var.

Hem de,  bedelini esaret altında kalarak ödemek zorunda oldukları, bir özgürlük hikayeleri.

Henüz 25 yaşında, genç bir hanımefendi Dilasa. Kardeşleri eğitim ve iş sebebiyle yurt dışında yaşarken, babası da 3 yıl evvel ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış. Kısa süre sonra annesini de babasının yanına göndermiş. Kendisi yurt dışı çıkış yasağı olduğu için, gidememiş.

Yaklaşık 2 yıl, bir zamanlar 5 kişilik bir aile olarak kaldıkları evde bir başına yaşamış. 2018 yılının Ramazan ayının ortalarında, gözaltına alınmış.

Tam 7 gün gözaltında kalmış. Şartların kötülüğü ve üzüntü sebebiyle, nezarethanede kaldığı son 3 gün; sahursuz iftarsız, sadece bir yudum su içmek suretiyle, oruç tutmuş, oruç açmış.

Mahkemeye çıkarıldığında, yasal bir dernekte üyeliği bulunması gerekçe gösterilerek, tutuklanarak cezaevine gönderilmiş.

Adliyede, akrabalarını ve o zaman sözlü olduğu eşini gördüğüne çok sevindiğini fakat verilen kararla birlikte gözyaşları içinde cezaevi yollarına düştüğünü anlatıyor, sesi titreyerek.

2 saatlik yol, git git bir türlü bitmedi. Ben, daha evvel orada bir cezaevi olduğunu bile bilmiyordum. Yol boyunca ve içerde geçen zamanların çoğunda yalnızlığı iliklerime kadar hissettim, diye devam ediyor sözlerine.

Bir gecelik geçici koğuştan sonra, 19 kişilik esas koğuşuna alınıyor Dilasa. 11 odalı, her odada üçer yatak bulunan 33 kişilik bir koğuş burası. Tek bir avlu var. Koğuşlarında anneleriyle kalan 8 çocuk var, avluyu şenlendiren. O gün, diyor Dilasa. Ben yeni geldim diye, arkadaşlar hemen iftar hazırlığına başladı. Cezaevi yönetiminden gelen yemekler yetersiz olduğu için herkes salatalar, kısırlar, hatta çorbalar tatlılar ile donattı sofrayı. Akşam vakti girince, 19 kişi ve 8 minikle beraber iftar açtık, upuzun bir sofrada.

Dışardan yeni geldiğimden, tüm çocuklar etrafımı sarıp: Abla, dışarısı nasıl? Anlatsana, diyorlardı. O çocukların bu sorusu, olgun tavırları, akıllı oluşları beni öyle etkiledi ki… Kendi derdimi unutup, onların bu yaşlarında çektiklerine ve mahrumiyetlerine ağlıyordum çoğu defa.

Bu çocuklar, orada,  dört duvar bir avluda büyüyorlar.

Bir avluya kaç hayat sığar?,

Kaç hayal sığar, hikaye sığar?

O çocukları hiç ama hiç unutmuyorum. Her an aklımda, kalbimde, dilimde zikrimdeler.  Dualarımdalar en mühimi. Tahliye olduğumdan beri, geçmiş olsuna gelen herkese onları anlatıyorum.

***

Ben en güzel günlerimi orada geçirdim. Unutulmaz günler yaşadım içerde. Çok güzel insanlar tanıdım. Ama keşke diyorum, keşke orada yaşanmasaydı o günler. Keşke o güzel insanlarla, bambaşka yerlerde tanışsaydık.

Annemden babamdan kardeşlerimden ayrıydım. Ohal sürecindeydik ve gelmek isteyen yakınlarım, akrabalarım da gelemiyorlardı ziyaretime. Hemen hiç ziyaretçim olamadı ilk girdiğimde. Telefon görüşüm bile yoktu ailem burada olmadığından.

Ben de yolu cezaevine bir şekilde düşen herkes gibi, boncuk işi öğrendim. En koyu muhabbetlerin yapıldığı, çayın su gibi tüketildiği zamanlarda birbirimize boncuk işi yaparken anlatırdık dertlerimizi. Bir nevi terapi gibiydi bizler için.

***

Açık görüşler iki ayda bir yapılırdı o günlerde. Her hafta olan kapalı görüşlere de ilk aylarda hiç çıkamazdım. Herkesin görüş için özenle hazırlanıp, heyecanla koğuş kapısından çıktığı vakitlerde, ben yapayalnız kalırdım. O 45 dakika, geçmek bilmezdi bir türlü. Odama geçer, Kur’an’ımı açar, hem okur hem ağlardım. Yalnızdım. Ama Rabbim, o yalnızlıkta bile bir ferahlık verirdi kalplerimize. Gariplik hissettirmezdi. Her kapalı ve açık görüş sonrası bol bol selam getirirdi arkadaşlar sözlümden ve ailemden. Bununla avunurdum.

***

Mayıs ayında alınmıştım, haziran ayının ortalarına doğru avukat görüşü için ilk defa koğuştan dışarı adımımı atıyordum. Hakkımdaki dava ile ilgili konuşacağımızı düşünüp, hazırlığımı yapmış, öyle gitmiştim avukat görüşüne. Fakat, avukatta bir tuhaflık vardı. Kem küm ediyor, bir türlü esas meseleye gelemiyordu.  Ben şey için geldim, dedi. Ne için geldiniz avukat bey, dedim. Ben, aslında buraya kız istemeye geldim, deyiverdi. Ben duyduklarıma inanamadım. Meğer, dışardayken çok kısa bir zaman evvel tanıştığımız sözlüm, ben içeri girer girmez benimle evlilik kararını hızlandırmış. Ziyaretlerime gelebilmenin de tek yolu bu olduğu için, benim de nikah işlemlerine hemen başlamamı istiyormuş. Ne diyeceğimi bilemedim. Bu sıradan ve basit bir karar değildi. Hem onun hem benim hayatımı etkileyecekti. Ben içerdeydim. Ne zaman çıkacağım belli değildi. Onu, dışarda bekletmeye hakkım var mıydı? Bu şekilde evlilik nasıl olurdu? Bir gün cezaevine gireceğim, ve orada evlilik telaşına düşeceğim hiç aklıma gelmezdi. Ben zihnimde bin bir düşünce ile dalgın şekilde koğuşuma giderken, art arda sözlümden onun ailesinden ve kendi ailemden gelen mektuplarla, artık ikna olmuştum gönlümün de evet dediği bu evliliğe.

25 yaşındaydım. Okulumu bitirmiş, mesleki bir kurs almak üzere kayıt olduğum dernekteki üyeliğimden dolayı hapsedilmiştim. Bir genç kızın en büyük heyecanlarını, tatlı telaşlarını yaşayacağı zaman dilimlerinde, ben, dört duvar arasında, ailemi sevdiklerimi görmeden; bir kız isteme merasimi, bir kahve pişirme seremonisi olmadan kendi kendime gelin olacaktım. Nikah elbisemi bile başkaları seçip gönderecekti. Mutluydum. Beni çok seven, benimde onu çok sevdiğim bir sözlüm vardı. Ama maalesef buruk bir mutluluktu bu. Günlerce avluda, odamda koğuşun çeşitli yerlerinde dalgın ve düşünceli hallerimi gören arkadaşlarımın ise bana farklı sürprizleri olduğunu sonradan öğrenecektim.

İçerde bir aile gibisinizdir. Birinin yüzü düşmeye görsün, hemen onu neşelendirmek için bir seferberlik ilan edilir adeta. Benim de öyle olmuştu. Bir arkadaşım, duruşmasında giymek istediği  kırmızı renkli abiye bir elbiseyi denememi rica etti ısrarla. Ben şaşkın bir halde, bu kıyafet duruşma için hiç uygun değil bence abla, diyecektim. Vazgeçtim. O mutlu olsun diye giyip diğer arkadaşlara da göstermek üzere avluya inmiştim ki bir de ne göreyim! Bütün ışıklar kapatılmış. Kantinden daha evvel alınan mumlar, yakılmış. Memurlara rica edilip müzikler de açılmış ve bana kına gecesi düzenlenmiş koğuşun içinde benden habersiz. Beklemediğim bu sürpriz karşısında, o kadar sevindim ki, kelimelerle tarif edilemez. Her birine sarılıp, uzun uzun ağladım. Koğuştaki Naciye ablamız kayınvalidem oldu. Tığ işinden el örgüsü, altın renginde beşi bir yerde örmüş, onu taktı boynuma dualarla. Sarıldık. Ağlaştık. Şimdilik elimizden bu geliyor, daha güzelini inşallah dışarda gerçek kayınvalidenden alırsın, dedi. Bir başkası, kilometrelerce ötedeki annem olmuştu. Benimle birlikte ağlıyordu. Kimi arkadaşlar nedimelerim, kimisi dışardaki görümcelerim yerine abla oldu bana. Hep birlikte kına yaktık, hem ağladık, hem oynadık. Çok farklı bir kına gecesi oldu benim için. Hayatım boyunca unutamayacağım kıymette.

İçeri gireli iki ay olmamıştı ama, nikah günüm gelmişti bile. Eşimin ailesinin günler öncesinden alıp gönderdiği beyaz nikah elbisesini giymiştim gözyaşlarımla. Böyle mi olacaktı, diyordum içimden. Kendi nikahıma böyle mi hazırlanacaktım? İstemsizce akıyordu gözyaşlarım, eşarbımı bağlarken, ayakkabımı giyerken. Bu sırada koğuşumuzun nazlı çiçeği Beren geldi yanıma. Daha iki buçuk yaşında bir hasret bekçisiydi o da. Ağlamak yok Dilasa, dedi yaşından beklenmeyecek bir tavırla. Bugün senin en mutlu günün değil mi? Hadi gül biraz…

Ne diyeceğimi bilemiyordum. Kelimeler boğazımda bir düğüm olmuştu. Sildim gözyaşlarımı, öptüm Beren’i. Hazırım dedim gardiyanlara ve kolumda gardiyanlarla geçtim nikah işleminin yapılacağı salona. Salona girdiğimde, günlerdir yüzünü görmediğim, sesinin bile duymadığım sözlümü görünce, tekrar başladım ağlamaya. Annemi babamı sordum hemen. Dışarısı nasıl, dedim. Onlar da beni merak etmişlerdi. Beş dakikalık bir fasıldan sonra, otuz gardiyan ve iki avukatın şahitliğinde evet dedik birbirimize. Bu ana tanık olan hiçbir yakınımız yoktu ne yazık ki. Bizi buraya hukuksuzca atanlar, bunu da çok görmüşlerdi. Kısa bir fotoğraf çekiminin sonrasında toplam 15 dakika süren nikah işlemimiz bitmiş ve ben tekrar demir parmaklıklar ardına geçmiştim bile. Artık evliydim. Fakat anormal bir durum vardı ortada. Damat dışarda, gelin ise içerdeydi. Nikah dönüşü yine koğuş arkadaşlarımın hazırladığı düğün yemeği moral olmuştu bana.  Bekar olarak girdiğim cezaevinden 10 ay sonra evli biri olarak tahliye olmuştum.

İçeri alınmadan evvel; annem yok, babam yok, hep bir yanım eksik derdim.

Ardından, bir yanımı dışarda bırakarak girmiştim içeri.

Şimdi dışardayım. Ama içerde bıraktım bir yarımı.

Ailem uzaktaydı. Oradaki insanlar bana aile oldular.

Bana kalplerini açtılar. Kalplerine koydular beni.

İçerdeki son masum da çıkana dek,

ben dışardayım, özgürüm diye sevinemem ki…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin