Bahar yağmuru ve ümit nağmeleri

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

Bahar yağmurunun damla damla yağışı güzeldir

Ve ben seni hatırlıyorum her bahar yağmurunda

Eski bir hüzün canlanıyor içimde

Lale çiçekleri naz yapınca.

Gönlümü kaptırdım, sineme hançer vurdular

Bizi birbirimizden ayırdılar

Vatanım vatanım, budur bizim kaderimiz

Neden neden, neden?

Ah, ah, bahar yağmurunun damla damla yağışı güzeldir

Ben seni hatırlıyorum her bahar yağmurunda…

Yukarıdaki sözler, Tacik şarkıcı Daler Nazarov’un, vatan özlemi ile yazdığı şarkıya ait. 90’lı yıllarda ülkesinde çıkan iç savaş sebebiyle, doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalan Nazarov;  Kazakistan’da kaldığı sürede, memleketinin yağmurlarına, çiçeklerinin nazlı nazlı açışına, toprağının kokusuna duyduğu hasretini, işte bu dizelerle anlatmış. Farsça sözcükler, şarkıya ayrı bir derinlik katmış, içimizi ısıtan bir eser meydana gelmiş.

Yurdundan yuvasından, evinden ocağından, eşinden dostundan; düşüp dizlerini kanattığı sokaklarından, büyüyüp okul yoluna koştuğu caddelerinden, ıslandığı yağmurlardan, beklediği duraklardan, hasılı biriktirdiği onca anıdan ayrılması zordur insanın. Hüzünlüdür.

‘Memleket toprağı’ diye bir tamlama vardır dilimizde. Uzağa düşünce, bir avuç toprak ile hasret giderilir; vuslata erince eğilip alnından öpülen yine memleketin toprağı değil, ya nedir?

Şiirlerde dize dize söylenen, şarkılarda türkülerde hasreti tüllenen, sıladır daim.

Anadan, babadan, yardan ayrılmak zordur ama. En zoru vatandan ayrı düşmektir gurbet yolcuları için.

Değil mi ki “Hubb’ul-vatan, mine’l-iman “ buyurmuştur Hz. Peygamber.  Öyle de vatan sevgisi, elbet imandandır.

Nazlı nazlı düşen bir bahar yağmuru, vatanı hatırlatır gurbet kuşlarına. Bir çiçeğin tomurcuğunda, odur ilk akla gelen. Kilometrelerce ötede, burunda tüten bir çocukluk anısı, anne kucağı gibidir vatan.

Günler özleyişlerle, bekleyişlerle geçerken, geçmişin yüz güldüren hatıraları bile,  gözden iki damla yaş akıtmaya yeterde artar bile.

Şaire,

Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere

Şimdi dağlarında mor sümbül vardır,  

dedirten ve  ardından,

Orda geçti benim güzel günlerim
O demleri anıp bugün inlerim
Destan-ı ömrümü okur dinlerim
İçimde oralı bir bülbül vardır

Uçun kuşlar uçun, burda vefa yok
Öyle akarsular, öyle hava yok
Feryadıma karşı aks-i sada yok
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.*

dizelerini inci gibi dizdiren de hep bu özlemlerdir.

Hasreti yudum yudum içen gönüller, sılaya dönecekleri günü iple çekedursun;

Hemşerim memleket nere, diye soranlara

Bu dünya, bizim memleket cevabını veren iyilik süvarileri, dünyayı güzelleştirmeye devam ediyor.

Önceleri, Türkiye sınırları içinde hemen her ilde, ilçede gerçekleşen programlar, yüzlerce ülkenin katılımı ile kurulan gönül köprüleri, uzunca bir süredir ülke dışında, dünyanın dört bir yanındaki insanlarla buluşur olmuştu.

Bu, bir yönüyle mecburi bir açılmaydı. Neticede gönüllerin ayrı dahi olsa birlikte coşmasına da vesile oldu.

Umut umut bahar tomurcuğu, ümit ümit sevgi nağmeleri olup evlerimize ve elbette gönüllerimize doğdu.

Eksile eksile bir avuç kalmıştık. Her birimiz farklı yerlere savrulmuştuk. Kendi vatanımızda gurbeti yudumlamıştık çoğu kez. Yalnız akşamlarda bir dost sesine muhtaçtık.

Serin bir gurbet akşamında, hicret ettiği diyarı Almanya’dan nağme nağme ümit, ıtır ıtır bahar olup düşüverdiler ekranlarımıza. Ses, aynı aşina olduğumuz o ses. Duyunca,  içimize bir sıcaklık gönüllerimize inşirah veren cinsten.

Aldığımız tat aynı olsa da, bir başkalık var bu programlarda. Bir yaşanmışlık. Çekilen ızdırapların birleştirdiği güzel yüreklerin,  birlikte atışı..

Karşımızda samanyolu televizyonu denince akla gelen ilk isimlerden. İsmi anılınca, yanına samanyolu tv eklenen kıymetli Reha Yeprem.

Salonda,  aşina olduğumuz bir kalabalık. Her biri, Meriç in soğuk suyuna eteklerini değdirip de geçti belki. Belki de, kamplarda günleri ayları tüketti. Simalarında buruk bir tebessüm, hallerinde özlediğimiz bir şeyler var. Ekrana dokunsanız kalplerine nüfuz edivereceksiniz sanki.

Yalnız olmadığımızı  unutulmadığımızı, her daim dualarda olduğumuzu hissetirdi Ümit Nağmeleri.

“Atlastan cepkenli yiğit akıncıların” bir gün elbet geriye döneceğini. Kötü günlerin de bir gün biteceğini. Bu günlerin de geçeceğini..

Acılar kadar sevinçler, ümitler de paylaşılmalı değil mi?

En umutsuz anlarda, umutları çoğaltmak gerekmez mi?

Baharın çocukları, ümidin en güzel nağmeleri ile aşk oldu şevk oldu kırık gönüllere.

Bitmedi, bitirilemedi dedirtti.

Söylenmek istenen aslında gayet netti:

“Vefasızlığınız kör testere,
Kanata kanata kestiniz dallarımızı..
Kaybettiniz sol yanlarımızı
Okullarımızı, firmalarımızı, evlerimizi, dükkanlarımızı çaldınız!
Fırtına olup estiniz 
Kırdınız dallarımızı kabul
AMA…
Ama ümidimizi yerinden bile oynatamadınız 
Tohum tohum saçıldık yeryüzüne
Size kırmanın günahı 
Bize Hicret’in sevabı düştü
Bakın çilenin kucağında
Azmin ocağında
Baharın sıcağında
Tüllenen bir gelecek var…
Zira Rabbimizin vaadi var…

Yıkılmaz ümidimiz var.”**

 

*RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI

**İ. MACİT

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin