AnaSayfa»Konuk Yazarlar»AYM ve AİHM’in ikiyüzlü tutumu

AYM ve AİHM’in ikiyüzlü tutumu

Pinterest Google+

YORUM | AZİZ KAMİL CAN

Totaliter rejimlerin çoğunda olduğu gibi, Türkiye de tek adam iradesine terk edildi. Elbette on yıl öncesine kadar en güçlü Avrupa Birliği (AB) adayı ülke konumundan bu hale dönüşmek sadece siyasilerin gayretleriyle olmadı. AB kriterlerine uyumdan diktatörlüğe giden yolda şüphesiz en büyük araç, hukuk sistemi ve onun uygulayıcıları oldu.

Ülkenin bugünkü duruma gelmesinde, ne Anayasal ilkeleri korumakla görevli olan Anayasa Mahkemesi (AYM), ne de yetkisi kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. Hukukun üstünlüğünü sağlayabilecek yegane görevli bu iki kurum ne yazık ki uçurumdan aşağı düşmek üzere olan bu sistemin taşıyıcıları olmuşlardır. Özellikle son iki yılda totaliterlikten otoriterliğe kaymış siyasi iradeye tüm hukuk kurumları teslim olmuşlardır.

AYM gibi AİHM de, son yıllarda verdiği bir çok kararda hukukilikten öte siyasi profil çizmekten geri durmamış ve maalesef “şahsi veya kurumsal beklentilerine” göre hareket etmiştir. Bu anlamda örnek olarak verilebilecek binlerce başvuru mevcuttur.

Anayasa Mahkemesi üyelerinin siyasi irade yanındaki duruşu birçok davada açıkça ortaya konulmuştur. Aynı şekilde AİHM de son yüzyılın yaşanan en büyük insan hakkı ihlallerinden birine seyirci kalmış, çözüm olarak kendisini veya herhangi bir mahkemeyi değil, siyasi iktidarın bürokratlarından oluşan bir kurumu (OHAL Komisyonu) işaret etmiştir.

Her iki kurum da verdikleri yanlı ve çifte standart kararlar ile adeta geçmişlerine ve şöhretlerine ihanet etmişlerdir. Aşağıda verdiğimiz örnekler sadece deryanın damlalarından ibarettir. Bunlar gibi yüzbinlerce mağduriyet sayılabilir:

  • Savunma hakkı gibi temel hakları korumakla görevli olan ve bu konuda ihlal kararları olan AYM, iki üyesini, en son Hitler zamanında kullanılan “sosyal çevre” kriteriyle, savunmalarını bile almaya gerek görmeden oybirliğiyle ihraç etmiştir.
  • 15 Temmuz darbe girişiminin başlamasından birkaç saat sonra 2750 hakim – savcı hakkında darbeye iştirak suçlamasıyla göz altı ve akabinde de tutuklama kararı verildi. Benzer gerekçe ile on binlerce kişinin kısa zaman içinde tutuklanması sebebiyle cezaevlerinde olağan üstü bir kalabalık meydana geldi. Hükümet yeni faillere(!) yer açmak için eski hükümlülere yönelik af çıkardıysa da bu da çözüm olmadı. İşte bu yoğunluk içinde cezaevlerinde inanılmaz insan hakları ihlalleri yaşandı. Bunlardan birine maruz kalmış bir yargıç, tutuklu bulunduğu cezaevinden AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.

Başvurucu, aşırı kalabalık koğuş nedeniyle tuvalet önünde yerde yatmak zorunda kaldığını, asgari yaşam standardı için yeterli mobilya ile yaşam alanının olmadığını ve bu durumun çok uzun bir süre devam ettiğini belirtti.

AYM üyeleri içinden tek muhalif kalan heyet başkanı karşı oyunda; “öngörülemez bir olay nedeniyle koğuşların kalabalıklaşması belirli süre makul kabul edilebilse de, başvurucunun bir yıldan fazla bir süre, dönüşümlü olarak tuvalet önünde yerde yatmak zorunda bırakılmasının insan haysiyetiyle bağdaşamayacağını, devletin pozitif yükümlülüğü gereği makul sürede gerekli tedbirleri almakla yükümlü olduğunu ve bu sebeple somut durumun Anayasanın 17/3. maddesini ihlal ettiğini” belirtmiş ise de,

AYM, bu başvuru için; cezaevi şartlarının başvurucu üzerinde ağır bir bedensel ve ruhsal yük oluşturmadığını, asgari eşik derecesinin aşılmadığını kabul ederek başvuruyu reddetmiştir.

  • AYM, aynı yıl içinde verdiği ve “siyasi iradeyi o kadar da rahatsız etmeyecek” başka bir kararında her nedense devletin pozitif yükümlülüğünü sonuna kadar savunmuştur. 2014/4686, 1/2/2018 sayılı Bilal Özkaradeniz başvurusunda, başvurucunun evinin yakınında bulunan bir akarsuya dökülen atık su nedeniyle belediyenin görevini yapmadığı ileri sürülmüştür. AYM, kararında, fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkı kapsamında güvence altına alınan hukuksal çıkarlardan birinin de sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı olduğunu, Devletin Anayasa uyarınca kişilerin hayatlarına saygı hakkı çerçevesinde sağlıklı bir çevrede yaşamayı sağlayan koruyucu bir mevzuat oluşturma ödevi olduğunu söyleyerek, adı geçen bir önceki kararıyla tamamen çelişen şu tespiti yaparak ihlal kararı vermiştir:

“Asgari ağırlık eşiğinin değerlendirilmesi somut bir zararın gerçekleşip gerçekleşmediğine göre değil, söz konusu alana ilişkin incelenebilir bir sorun doğurup doğurmadığı tespit edilerek yapılır. Bu kapsamda söz konusu arıtma tesisinin işletilmesinde çıkan çevresel etkiler ile bireyin özel ve aile hayatına saygı hakkı arasında yeterince sıkı bir bağın varlığı gerekir. Söz konusu eksikliğin ileride giderilecek olması, anayasal hakları ihlal edildiği tespit edilen başvurucuların manevi zararlarının giderilmesi bakımından yeterli görülemez. Çevresel rahatsızlığa kamu makamlarının yol açtığı gözetildiğinde başvurucuların anayasal haklarına yapılan müdahale neticesinde oluşan manevi zararlarının karşılanmasına neden gerek olmadığını makul bir şekilde izah etmeyen derece mahkemelerinin kararları ilgili ve yeterli değildir. Bu nedenlerle kamu makamları üzerlerine düşen pozitif yükümlülükleri yerine getirmemiştir.”

AYM’nin verdiği ilk kararda devletin pozitif yükümlülüğünün görmezden gelindiği çok açıkken, ikinci kararda “asgari eşikten” ne anlaşılması gerektiği ve devletin her durumda sorumlu bulunduğu pozitif yükümlülüklerine vurgu yapılarak ihlal kararı verilmiştir. Oysa, AİHM’nin kararlarına esas aldığı Birleşmiş Milletler Cezaevi Minimum Kuralları ile Avrupa Cezaevi Kuralları, zaten özgürlüğü elinden alınmış kimselerin maddi/fiziki imkansızlıklar gereği durumlarının daha fazla ağırlaştırılamayacağını belirtmiştir.

  • AİHM ile ilgili vermek istediğimiz örnek ise yine 15 Temmuz sonrası tutuklanarak tecrit altına alınan eski bir hakimin başvurusuyla ilgilidir. Bora/Türkiye başvurusunda, başvurucu, “Hakimlik Teminatına” ve Anayasa ile CMK’ya göre haksız şekilde tutuklanmasının yanında ayrıca yüksek güvenlikli bir cezaevinde üstelik de tek kişilik hücreye konulduğunu, bu durumun bahsi geçen mevzuatlarla birlikte, özellikle İnfaz Kanunu ve yönetmeliklerine aykırı olduğunu, dolayısıyla bu durumun “keyfi” olduğunu ileri sürmüştür. AİHM ise bu başvuruda, hükümetin savunmasına atıf yaparak, söz konusu durumun, asgari şiddet seviyesine ulaşmadığından bahisle ulusal tüm mevzuatı görmezden gelerek AİHS’nin ihlal edilmediğini kabul etmiştir.

Ulusal mevzuat ve özellikle 5275 sayılı kanun ve ilgili tüzükte kimlerin bu tip kurumlarda ve tecrit altında tutulacağı belirlenmiştir. Buna göre ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasından hüküm giymemiş olan, yüksek güvenlikli cezaevinde tutulmasını gerektirecek somut bir tehlikesi bulunmayan (ki tecrit altında tutulan hiç kimse hakkında bugüne kadar İnfaz Hakimliklerince böyle bir karar verilmemiştir), bulunduğu cezaevinde kanunda sayılan olumsuz davranışları nedeniyle yine İnfaz Hakimliği tarafından hücreye koyma disiplin cezası verilmemiş olan tutuklulara bu infaz rejiminin uygulanıyor olması, anılan ulusal mevzuatların tamamına aykırıdır. Bunun dışında, Türk Anayasası’nın 10. maddesinde kimseye ayrımcılık yapılamayacağı, 17. maddesinde kanunun gerekli kıldığı durum olmadan herkesin maddi manevi varlığının korunacağı, 38. maddesinde kanunsuz bir cezanın uygulanamayacağı güvenceleri vardır. Yine AİHS 15. maddesi ile bu tip kanuna aykırı yaptırımlar yasaklanmaktadır.

AİHM, Türk ulusal mevzuatı ve kendi kabullerine göre hiçbir şekilde gerekçelendirilmemiş ve hakim kararına bağlanmamış bu açık hukuksuzluğu görmezden gelerek kararında kendisiyle çelişmiştir.

Bir aktivist olan Veli Saçılık’ın “AİHM’in artık bir insan hakları mahkemesi olmadığını, Türk hükümeti ile anlaşmalar yapan ticari bir kurum olduğunu” belirtmesi; Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun da “AİHM’e yapılan 25 bin başvurunun olduğunu, AİHM’in bu dosyaların hepsini mülteci pazarlıkları nedeniyle iade ettiğini” ifade etmesi, AİHM’in kararlarındaki hukuksuzluğun tescilidir.

İnsan hak ve özgürlüklerinin en büyük teminatı olan bu iki kurum, verdikleri yukardaki ve benzeri kararlar ile ciddi şekilde prestij kaybına uğramışlardır. AYM üyeleri, tüm teminatları hiçe sayılarak tutuklanan ve tecritte tutulan meslektaşlarının kaderini yaşamamak; AİHM de, Türk hükümetinin sağladığı maddi destek, AB’yi ilgilendiren mülteci sorunları ve iş yükü kaygıları ile maalesef tüm evrensel hukuk kriterlerini askıya almışlardır.

Umarım hem AYM hem de AİHM yaşanılan mağduriyetlere karşı ortaya koydukları bu hukuksuz tutumlarını değiştirir; günün şart, menfaat ve korkularına değil, çağlara hitap edecek ve iz bırakacak, evrensel hukuk anlayışına uygun kararlar verirler.

önceki yazı

Diplomatik yalnızlığın acı faturası: Trablusgarp Savaşı

Sonraki yazı

Sahibinden satılık bol kupalı kulüp

1 Yorum

  1. Abdullah
    26 Eylül 2018 at 16:00 — Cevapla

    VAMPIRLERIN ÇIKAR ILISKILERINI TESCILI KONUMUNDAKI HUKUKSUZ VE IRADESESIZ MAHKEMLERDEN NE BEKLENIR ? VELEVKI MUSLUMAN TURKU INSANDAN SAYMIYORLARKI…! HAKLARI OLSUN…?

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir