Aşağılayarak yönetme modeli

YORUM | ALPER ENDER FIRAT

Elindeki 200 gr çayı, dünyayı bağışlıyormuşcasına miting meydanına atarken, içinden de sanıyorum ‘benim sayemde doyuyorlar’ diye düşünüyor. Öyle bir mihnet ile gönderiyor elinden. Miting meydanının en önünü dolduranlar o çayı alabilmek için birbirlerini eziyor, kavga ediyor, saç baş yoluyor. Çay atmaktan, attığı şeyi milletin havada kapmasından, kapmak için birbirini ezmesinden nasıl da mutlu. ‘Birbirinizi ezin ama kavga etmeyin, kavga ederseniz beni, yani velinimetinizi üzme ihtimaliniz var.’ Kavga edeceğine iste sana da versin, sen de iste, sen de iste, sana da 200 gr çay versin. Pardon ihsan buyursun.

Miting meydanları yetmedi otobüsten caddeye çay paketleri atıyor, yüzündeki mutluluğun tarifi yok. Birisi dokunsa ‘benim sayemde doyuyorsunuz, benim ihsanımla yaşıyorsunuz’ cümleleri de ağzından dökülüverecek.

Milleti; bu nasıl bir aşağılamadır, milletin de bu aşağılanmayı nasıl bir kabul edişidir. Afedersiniz köpeğe kemik atar gibi!

Daha önce milyonlarca kişi sosyal yardımlarla AKP’ye bağımlı hale getirilmiş, onlar giderse bu yardımlar kesilir endişesiyle de yardım alanlar AKP’yi desteklemeye devam etmişlerdi. Bugüne kadar da kömür, erzak, yoksulluk ödeneği gibi şeyler çeşitli aracılarla dağıtılırdı. Şimdi artık başka bir faza geçildi. Türkiye yoksullukla yönetilmekten bir tık ileri gidip aşağılanarak yönetilme modeline geçti. İhtiyacı olanları aşağılayıp, onuru üzerinde hunharca bir tepinmeye dönüştürdüler işi.

Bu yüzden insan kendine sürekli bu soruyu sormadan edemiyor. ‘Bu nasıl bir ilkellik, nasıl bir çamura bulamadır. Bunu yapan insandaki nasıl bir ruh halidir’?

Yoksullukla yönetmek bir yönetim biçimiydi

Bir darbı mesel olarak sürekli anlatılır. Yurt dışında eğitim gördükten sonra petrol zengini ülkesine dönünce, halkın yoksulluğunu, açlığını görüp dayanamaz ve devleti yöneten babasının yakasına yapışır, Neden der neden bu insanlar aç, neden onlara insan gibi bir yaşama imkanı sunmuyoruz. Babası oğluna der ki sen toysun bilmezsin, senin biraz tecrübe edinmen gerekir. Hadi gel seninle birer boğa alalım ve besleyelim bakalım hangimiz daha iyi yetiştireceğiz. İkisi de kendisine birer yavru boğa edinir ve aradan belli bir zaman geçtikten sonra ikisi de boğalarını getirir. Oğlanın boğası iyi bakılmış, semirmiş, burnundan soluyor, kapılara sığmıyor kimse zapt edemiyor, önündeki her şeyi yakıp yıkacak kudrette, babası da boğasının getirmesini emreder. Onun boğası ise açlıktan yürümeye takati yok, nereye istenirse oraya gidiyor, hiçbir şeye direnecek gücü yok. Baba oğluna döner ve der ki iyi beslersen zapt edemezsin, istediğin gibi yönetemezsin.

Diktatoryal yönetimlerde yoksulluk çok önemli bir yönetim argümanıdır. Kendisini iktidara taşıyacak ve orada tutacak herkese bir balık verip onları kendisine muhtaç ederken, kendisi de gemiler dolusu balığı ambarına dolduran bu yönetim biçimi, bir mecburiyet değil bir tercihtir aslında. ‘Ya o balık da olmasa biz ne yaparız’ diye düşünerek hareket eden milyonlarca kişi, gemiler dolusu balığın kimin ambarına gittiğiyle hiçbir zaman ilgilenmez.

Halkı fakir ülkelerin yöneticileri mutlaka çok zengindir ve bunun neredeyse istisnası yoktur. Diğer despot yönetimlerde olduğu gibi Türkiye’deki yoksulluğun da sebebi sadece iktisadi yetersizlikler değildir? Bir işçinin bir ayda elde ettiği kazançtan daha fazlasını Saraya aldığı bir bardağa verebilmek, hem de kara lastikli insanların cebinden bunu ödemek, yoksulluğun iktisadi değil, ahlaki bir olay olduğunu söylüyor bize.

Türkiye’nin kişi başı yıllık geliri 10 bin dolar olması demek, beş kişilik bir aileye yıllık 50 bin dolar para girmesi demek. Yıllık 275 bin TL’den ne kadar eksik giriyorsa o para devleti yönetenlere Yazlık, kışlık, baharlık Saray yapımında, uçak filosu almada, makam arabaları almada, koruma orduları beslemede kullanılıyor demektir.

Ama Türkiye bunu da aştı,  yoksullukla yönetmek bir önceki modeldi şimdi aşağılayarak yönetme modeline geçtiler.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin