AnaSayfa»Dünya»Arjantin’deki G-20 toplantısı gezegenimizin geleceği hakkında ne söylüyor?

Arjantin’deki G-20 toplantısı gezegenimizin geleceği hakkında ne söylüyor?

Pinterest Google+

YORUM | YAVUZ ALTUN

Geçen haftasonu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ın (MBS), hemen her türlü medyada dolaşıp duran, aşırı samimi tokalaşmasını görmüşsünüzdür.

Artjantin’deki G-20 toplantısında gerçekleşti bahsettiğim olay.

Toplantının ekonomik çıkmazda olan Arjantin’de yapılması mı daha manidardı, yoksa G-20 dönem başkanlığının 2020 yılı için Suudi Arabistan’a verilmesi mi, bilemiyorum açıkçası.

“Dünya nereye gidiyor?” derseniz, bununla ilgili son yıllarda verilmiş bir takım cevaplar var. Ama bilhassa uluslararası ilişkilerde ya da “devletler muvazenesinde” durum daha da karışık. Bir süredir devletler arası ilişkilerin doğrudan liderlerin uhdesinde götürüldüğü ve “kurumların” yetkisiz kılındığını gösteren çok işaret belirdi.

Birleşmiş Milletler (BM), G-7 ve G-20 gibi oluşumlar, NATO ve daha bir dolu uluslararası inisiyatif, kayıtsızlıkla boğuşuyor.

Mesela Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kararlarını uygulatmakta zorlanıyor. Avrupa Konseyi’nin üyeleri arasındaki Rusya, Türkiye, Azerbaycan gibi ülkeler her geçen gün, bu kurumların üzerine inşa edildiği düşünülen değerlerin altını biraz daha oyuyor.

Avrpa Birliği bile çaresiz. Macaristan ve Polonya gibi Doğu Avrupa ülkelerinden sonra bir de karşısına Avrupa’nın üçüncü büyük ekonomisinin sahibi İtalya dikildi. İtalya’nın yeni popülist iktidarı, Brüksel’in otoritesini sarsmayı sürdürüyor. İngiltere’nin birlikten ayrılmayı seçmesi zaten başlı başına trajik.

ABD Başkanı Donald Trump, kendi liderliğiyle Amerika’nın hiç olmadığı kadar güçlendiğini söyleyedursun, ülkesi “dünyanın jandarması” sıfatını çoktandır yitirmiş durumda. Zaten aslında Trump’ı öne süren kesimin istediği de buydu. Amerika’nın “moral değerlerin savunucusu” pozisyonundan çıkıp, tamamen ticarî ilişkiler üzerinden bir dış politika kurgulaması. Ancak bu şekilde Çin’le rekabet edileceğini düşünüyorlar çünkü.

Rusya’nın Gürcistan’la başlayıp Suriye ve Ukrayna ile devam eden askerî müdahaleleri, hem BM’yi hem de NATO’yu kenara atmış oldu. Buna karşılık Rusya, G-8 zirvesindeki koltuğunu kaybetti. Başka da pek bir şey olmadı.

Çin’in yükselişi, bilhassa üçüncü dünya ülkeleri için ABD’ye karşı bir alternatif doğurdu ve “Batı demokrasisi” karşısında “otoriter liderliğin” nefes almasını sağladı.

Öyle ki Batılı ülkeler, Ortadoğu ve Afrika’da Çin ya da Rusya’ya mevzi kaybetmemek için otoriter liderlerin sırtını sıvazlamayı alışkanlık hâline getirdiler.

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinden sonra bu durum kendini iyiden iyiye belli etti. Almanya lideri Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron dışında hiçbir ülke lideri (farklı hesapları olan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı saymazsak) Kaşıkçı cinayeti karşısında Suudi Arabistan’a tavır koyamadı.

Gelgelelim, Trump’ın seçilmesi ve 2016’da İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı almasından sonra “özgür dünyanın lideri” olması beklenen Merkel de, Fransa’da popülist Marine Le Pen’i mağlup edip “demokrasi kahramanı” hâline gelen Macron da, zor durumda.

Avrupa’yı kasıp kavuran popülizm rüzgârı, en son İspanya’nın güneyinde hissedildi. Diktatör Franco döneminden bu yana ilk kez sağ popülist bir parti, Endülüs bölgesinde Meclis’e girmeyi başardı.

Şu an yaşananlar birçok yönden Soğuk Savaş yıllarını andırıyor. İki kutuplu dünyada, “Batılı demokrasi” modelinin alternatifinin Sovyet Rusya’sının otoriter yönetimini benimsemek olduğu yıllardan bahsediyorum.

Tarihin en büyük zalimliklerinin bazıları o dönemde yaşandı. Bir yandan Amerika’nın aşırı kontrolcü ve müdahaleci tavrı, diğer yandan Sovyetlerin “benden yanaysan her şeyi yapabilirsin” yaklaşımı “çevre ülkelerini” baştan çıkarmaya yetiyordu.

Uluslararası bir gücün caydırıcılığı olmaksızın, otoriter liderler rahatlıkla ülkelerinde her türlü baskıcı siyaseti devreye sokabiliyorlar. Bugün Erdoğan örneği yalnızca bunu kanıtlamakla kalmıyor, uluslararası sistemi de nasıl istismar edebildiğini gösteriyor.

Türkiye, bir yandan Avrupa Birliği ile ilişkileri sürdürüyor görünürken, diğer yandan Birliğin değerlerinden tamamen uzak tavırlar sergiliyor. Buna rağmen, AB liderleri Türkiye’yi kaybetmemek pahasına Erdoğan’la anlaşma yolunu seçiyorlar.

Benzer şekilde Kaşıkçı cinayetinden sonra Trump, MBS’yle ilişkileri bozmak istemediğinden, Suudi Arabistan işin içinden kolayca sıyrılmış gibi görünüyor.

***

Bu arada Avrupa’da ve Amerika’da hem göçmen karşıtı ırkçılık hem de Anti-Semitizm gittikçe yükseliyor. Çünkü bizatihi politikacılar, insanların bu yönlerine hitap eden cümleler sarf etmekten çekinmiyor.

Medya da bu konuda başarılı bir filtreleme yapamıyor maalesef. Hatta popülist ajandayı destekleyen medya organlarının sayısında ve “nüfuzunda” bir artış gözlemek mümkün. Hemen her gün göçmenlerle çeşitli suçların ilişkilendirildiği haberler önünüze düşüyor artık. Bir süre zaman sonra, ister istemez, “yahu bunlar da artık…” demeye başlıyorsunuz. Fakat bunu dediğiniz anda, her türlü hukuk dışılığın kapısı açılmış oluyor. Bir kez açılınca da, o kapı kapanmıyor.

Yine de, otoriterlik hâlâ ekonomik olarak sürdürülebilir bir yönetim biçimi değil. Bunda elbette zenginliğin önemli bir kısmının hâlâ Batı ülkelerinde olmasının payı var. BRIC ülkeleri denilen ve geleceğin “gelişmiş ekonomileri” olacağı öngörülen Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin beklentileri pek karşılayabilmiş değil.

Çin’in üretime ve nüfusa dayalı ekonomisi, sağlam temellere dayanmamakla eleştiriliyor. Gittikçe güçlenen orta sınıf ve devlet dışı aktörler sebebiyle, orta uzun vadede ülkede iktidar savaşlarının yaşanacağına kesin gözüyle bakılıyor. Tabi bu bir temenni, kısa vadede Batılı işverenlere çok büyük zararlar verebilir Çin.

Brezilya ekonomisi yaşadığı ağır travmaları atlatabilecek gibi görünmüyor. Petrol kaynaklı yolsuzluklar, toplumda derin bir güvensizlik oluşturdu. Yeni seçilen aşırı sağcı lider Jair Bolsonaro’nun ekonomiyi daha iyiye götürüp götüremeyeceği kuşkulu.

Putin’in Rusya’sı dış politika başarıları üzerine inşa edilmiş bir algıyla yol alıyor. Ekonomik ve sosyal problemler başa çıkılabilir seviyeyi çoktan geçse de, tıpkı Türkiye gibi “idare ediliyor”. Ama bütün ülkeyi bir “silaha” dönüştürmüş olan Putin, daha az kaynakla daha etkili işler yapmanın peşinde.

Hindistan’da popülist ve ırkçı Narendra Modi’nin yönetimi ülkeyi bir borç batağına sürüklemiş durumda. Ekonomik problemleri Türkiye’ye benzer. Zaten ülke her yönüyle kaynayan kazan.

Batı’da bir kesimin küreselleşmeden şikayeti, zenginliğin bu ülkelere kaymasıydı ve bir süredir bunu önlemenin yolları aranıyor. Daha da ileri gidenler, Batılı ülkelere göçün de durması gerektiğini öne sürüyor. Bu silsilenin bir sonraki aşaması, Batı’daki göçmenlerin zorla ülkelerine gönderilmesi gibi olaylara gebe.

Elbette G-20 zirvesi gibi toplantılar bu konulara doğrudan temas etmiyor – halbuki etmeleri beklenirdi. Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarına, her ulus kendince bir çözüm üretecekmiş gibi davranılıyor. Oysa yine küresel aktörlerin bir araya gelmesiyle çözülmesi gerekli.

Onun yerine G-20 gibi toplantılar bir çeşit “podyum” gibi değerlendiriliyor. Her ülke lideri kendi gündemini, ajandasını orada dile getirmeye heves ediyor. BM’nin yıllık toplantılarında da bu absürt gelenek var.

“Dünya liderleri bir araya gelip her meseleyi masaya yatırsın ve çözsün,” gibi naif bir beklenti içinde değilim. Nitekim siyasetçilerin öncelikli gündemi “bir sonraki seçimi kazanmak”tan başka bir şey değil. İç siyaset ısındıkça, dış politika giderek daha sürprizlere açık hâle geliyor. Bu sebeple de öngörüde bulunmak zorlaşıyor.

Öte yandan giderek netleşen şeyler de var: İstihbarat savaşları, yeni teknolojilerle birlikte Soğuk Savaş’taki seviyesine çıktı. Küresel ekonomi, yine savaş terimleriyle açıklanıyor. Küresel şirketlerin ulus devlet paradigmasını yıkma ihtimalleri karşısında “sınırlar” yeniden çiziliyor.

Ama bununla birlikte insanlar da, toplumlar da değişiyor. Henüz hiç kimse bugünkü baş döndürücü gelişmelerin nelere yol açacağıyla ilgili tutarlı ve gerçekçi bir fikre sahip değil. Sık sık referans verilen George Orwell’in 1984’ü ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı gibi distopyalar, bugün yaşadıklarımızı anlatmakta aslında pek de yeterli değil.

Kabaca konuşacak olursak; 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başları siyaset ve iktisat biliminin yükselişine şahit olmuştu. 20. Yüzyıl, ortalarından itibaren sosyoloji ve antropolojiyi önemli kıldı. Gelişmeler ancak bunlarla anlaşılıyordu. 21. yüzyılda sosyal psikolojinin ve çeşitli yönleriyle tarihçiliğin öne çıkacağı hissiyatındayım.

Sosyal psikoloji, çünkü bugünlerde yaşadığımız birçok şey rasyonel seçimlere değil, insan psikolojisinin toplumsal izdüşümlerine göre belirleniyor. Ekonomi-politik hâlen önemli olsa da, geç kapitalist dönemin ekonomisinin “rasyonalite” konusunda insanlığı farklı noktalara götürdüğü de bir gerçek. Tarih, çünkü mevcut bilgi teknolojilerinin kudreti, güncel olaylardan daha fazlasını “bilmeyi” gerektiriyor.

İyimser bir notla yazıyı bitirmem gerekirse, yaşadığımız bu sıkıntıların insanlık olarak, hem de küresel seviyede, kendimizle yüzleşme imkânı sunacağını ve geleceğin dünyasını bunu başarabilenlerin kuracağını düşünüyorum.

Önceki Son 10 Yazı:
Soğan lobisi ya da popülist ajandanın gücü - 29 Kas 2018
‘Modernist’ ulus-devlet ‘postmodernist’ Kavala’ya karşı - 22 Kas 2018
Demokrasi krizde mi? - 17 Kas 2018
Doğu Ekspresinde Cinayet; Fransız bakan neden Erdoğan’a çattı? - 13 Kas 2018
Şu göçmen meselesi - 09 Kas 2018
Toplumlar değişir mi? - 03 Kas 2018
Türkiye nasıl bir yer? - 01 Kas 2018
Büyük Birader sizin dostunuz olamaz - 27 Eki 2018
İttifaktır yapılır; bozulur, tekrar yapılır - 24 Eki 2018
Çok yönlü bir trajedi olarak Kaşıkçı vakası - 20 Eki 2018
önceki yazı

Ergenekon masalı! (2)

Sonraki yazı

Gezi bahanesiyle TÜSİAD’a operasyon

1 Yorum

  1. bilal
    6 Aralık 2018 at 07:06 — Cevapla

    enfes bi yazi olmus..

    elinize saglik

    analizleriniz cok guzel..

    yazilarinizi daha fazla gormek isteriz

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir