AnaSayfa»Yazarlar»Kemal Ay»Alternatifsizlik, Türk Sağı’nı tüketirken… [Türk Sağı’nın hikâyesi-24]

Alternatifsizlik, Türk Sağı’nı tüketirken… [Türk Sağı’nın hikâyesi-24]

4
Paylaşımlar
Pinterest Google+

YORUM | KEMAL AY

Türkiye’de sol bir partinin tek başına iktidar olamayacağına dair yaygın bir kanaat var. Nitekim Cumhuriyet tarihinde bunun örneği de yok. 1923-50 arasındaki ‘tek parti’ dönemini ‘sola’ mal etmek haksızlık olur. 1970’lerde Bülent Ecevit’in önderliğinde başlayan ‘solculaşma’ ve toplumsallaşma eğiliminde dâhi CHP’nin elde ettiği başarı, ‘tek başına iktidar’ doğuramamıştı. Ancak Ecevit’in hem 70’lerde hem de 90’larda ‘solcu lider’ olarak başbakanlık yapması, Türkiye solunun en büyük başarısı olarak akılda kaldı. Buna, Erdal İnönü’nün SHP ile başardığı şeyleri de eklemek gerekir; Demirel’le birlikte iktidarı paylaştıkları 1991-93 arası, her ne kadar Türkiye tarihinin en karanlık olaylarına ev sahipliği yapsa da…

POPÜLER OLANI KUCAKLAYAN PARTİ

2002’de ortaya çıkan AKP, toplumun hemen her kesimine bir şeyler vaat edebilen, bir nevi ‘catch all party’ (herkesi kucaklama heveslisi) idi. Ancak aynı zamanda gündemi sürekli olarak ‘elitler’ ile ‘halk’ arasındaki bir savaş çerçevesine sokabiliyordu. Bu, son yıllarda ‘popülist siyaset’ deyince akla gelen temel yöntem. ‘Egemen sınıflar vs. halk’ jargonu aslında ‘sol’ kökenlidir ve geniş toplum kitlelerini harekete geçirmekte bugüne dek hep başarılı olmuştur. Fakat bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde de bahsettiğim üzere, Türkiye’de ‘yerleşik düzen’ meselesi biraz karışık olduğu için, genellikle sağ-popülist partiler bu söylemden fayda sağladı hep. Ecevit’in CHP’yi halka açma girişiminde de, SHP’nin seçim başarılarında da, daha sonra DSP’nin iktidara yürümesinde de, ‘halka açılma stratejisi’ öne çıkıyordu. (Latin Amerika’da mesela sol-popülizm çok benzer söylemlerle iktidara yürümüştür.)

2000’li yıllardaki CHP için de bu metot çokça teşvik edildi. Erdoğan’ın siyaseti ‘CHP-karşıtlığı’ üzerinden kurgulaması, CHP’yi sürekli Tek Parti dönemi bagajından vurması ve CHP’nin de parçalı yapısıyla (açılımcılar ve devletçiler) bu salvolara karşı tutarlı bir karşıt söylem geliştirememesi, AKP’nin en azından ‘sol’ tarafından tehdit edilemeyeceğinin göstergesiydi. Bilhassa Kemal Kılıçdaroğlu ekibinin ‘sağa açılımcı’ bir politika belirlemesinde, toplumdaki CHP karşıtlığını kırmak istemenin rolü büyük fakat CHP’nin asıl problemi tek bir strateji ile seçim kazanmaya çalışmasıydı. Oysa AKP, hem ülkedeki en ‘uç’ kesimlerin sempatisini kazanabiliyor, hem geniş yoksul halk kesimlerini kendine bağlıyor, hem de orta sınıfların ekonomik ihtiyaçlarına karşılık veriyordu.

ALTERNATİF SADECE SAĞDAN MI ÇIKACAK?

Dolayısıyla AKP’nin bir alternatifinin, yine ‘sağdan’ çıkacağına dair algı, yerleşti. Fakat Erdoğan’ın siyasetteki mahareti, çok yönlü strateji yürütmesiydi. Bir yandan sürekli CHP vurgusu yaparak ‘sol-seküler siyaseti’ CHP’ye muhtaç etti. Bilhassa ‘laiklik’ hassasiyeti olanlar için CHP bir anda ‘sığınılacak liman’ hüviyetine dönüştü. Kılıçdaroğlu’nun yer yer umut vaat eden ‘yeni pozu’ da buna katkıda bulunacaktı. Öte yandan Erdoğan ‘sağ siyasette’ rakibi olabilecek herkesi tasfiye etti. Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu gibi ‘sağ siyasette’ bir nebze de olsa şansları olan isimleri partiye kazandırdı. Muhsin Yazıcıoğlu’nun şaibeli ölümü, o kesimi toparlanamamak üzere dağıttı. Bu arada MHP’yi de, ‘Kürt açılımı’ ile paralize etmişti. Bahçeli, milliyetçi kesimi ‘Kürt düşmanlığı’ ile konsolide ederken, toplumdaki ‘analar ağlamasın’ talebinin doğru pazarlanmasıyla, MHP’nin oyları belli bir seviyede kaldı.

2010 Referandumu’nda kendi tabanının yanı sıra, ‘Yetmez Ama Evet’ diyen liberal-seküler bir kesimden yoğun destek gördü. Yüzde 58’lik ‘evet’ cephesi, AKP için önemli bir milattı. O günün yüzde 58 ‘evet’, yüzde 42 ‘hayır’ ve Kürt siyasetinin temsil ettiği ‘boykot’ cepheleri, Türkiye için de önemli bir eşikti. Her şeyden önce AKP’li siyasetçiler, doğru stratejilerle uzun yıllar iktidarda kalabileceklerini sezmişlerdi. İlk kez 2023 ve 2071 hedefleri zikredilmeye başlandı. Hatta 2011’deki genel seçime bu ‘sürekli iktidar’ mottosuyla gidildi. AKP’nin buradan çıkardığı bir diğer ders de, Kürt seçmeni ‘bölebileceklerini’ görmüş olmalarıydı. BDP’nin boykot mitingleri, belirli oranda etkili oldu. Aynı şekilde MHP’nin de içinden ‘sempati’ kazanılabileceği görüldü.

ERDOĞAN, ÇEŞİTLİ GRUPLARI KANDIRIRKEN

2011 seçimlerinin genel gündemi ‘yeni anayasa’ oldu. Erdoğan, anayasayı değiştirebilecek kadar milletvekili talep ediyordu. Bu, Türk sağının ezelî ‘aşağılanmışlık’ hissini tetiklemeyi, bununla birlikte geniş halk kitlelerinin ‘büyük dönüştürücülük’ arzusunu tatmin etmeyi amaçlayan bir taktikti. Bütün sağ politikacıların, yaptığı gibi ‘toplumsal hassasiyet’ dalgaları arasında ustaca sörf yapıyor, bunun yanı sıra, kendi gündemini küçük kazanımlarla dayatıyordu. Erdoğan’ın siyasî profilindeki en ‘numaracı’ (tricky) tarafı da buydu. Özellikle daha geniş bir tabana yayılmayı hedeflediği 2007 sonrasında, toplumun çeşitli kesimleri, Erdoğan’ı bir çeşit ‘kurtarıcı’ olarak görmekten çekinmemişti çünkü Erdoğan bir yandan ‘iktidarını garanti altına alacak geniş muhafazakâr kitleyi konsolide edebiliyordu’ diğer yandan da farklı toplumsal grupların taleplerini, bir çeşit ‘dönüştürücülükle’ yerine getirme hevesinde görünüyordu.

Ergenekon ve Balyoz davalarını hiçbir aklı başında siyasî liderin yapmayacağı şekilde desteklemiş olması, devlet bürokrasisindeki bir ‘yarılmayı’ tetiklemiş (Cemaat vs. Ergenekon) ve Erdoğan, Cemaat’i bir mıknatıs gibi kullanarak, bürokraside kimlere ‘güvenebileceğini’ keşfetmişti. Cemaat tarafından bakılınca, Erdoğan ‘büyük işlevleri olan’ bir çeşit ‘gerekli kötülük’ (necessary evil) taşıyordu. Siyasete ‘ehven-i şer’ çerçevesinden bakanların pek kaçınamayacağı bir açıydı bu. Nitekim Cemaat, 2010 Referandumu’nda ve 2011 genel seçimlerinde AKP’yi açıktan destekledi. Erdoğan’a ‘kanma’ konusunda, Cemaat yalnız değildi. 2011’de Erdoğan’ın Kürt seçmeni PKK’dan ayırabileceğini düşünerek başlattığı ‘Açılım Süreci’ de, Kürtlerin ‘kandırılmasına’ sebep oldu. Öyle ki HDP, Gezi Parkı sürecinde bir an ‘duraksadı’. AKP’yle ilişkilerin bozulmasını istemeyenlerin temkini ağır bastı. Aynı şekilde PKK’ya yakın Kürt siyaseti, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarına da bir süre kayıtsız kaldı.

Benzer şekilde Türkiye’nin ‘burjuvası’ sayılabilecek iş dünyası da, Erdoğan’lı yılların eninde sonunda sona ereceğini, üstelik Erdoğan’ın kazandıkça ve kendini güvende hissettikçe ‘yumuşayacağını’ düşünmekteydi. Bu sebeple de ‘uzlaşma’ yolunu seçtiler. Erdoğan’ın yeni bir zenginler sınıfı yaratma girişimini ‘makul buluyor’, bu arada Türkiye’nin yükselen imajının kendilerine ‘faydalı’ olduğunu biliyorlardı. Devlet ihalelerinin sadece belli kimseleri memnun ederek dağıtılmasından da ‘kazançlı’ çıkabilirlerdi.

TEHLİKE ALTINDA GERÇEK KARAKTER ORTAYA ÇIKAR

Ancak Erdoğan 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla birlikte kendini ‘tehlikede’ görmeye başladı. Ardından patlak veren yolsuzluk soruşturmaları, Mart 2014’teki yerel seçimler öncesi canını sıkmıştı. Ona göre bütün bunlar bir oyunun parçasıydı. Hedef, kendisiydi. Suriye iç savaşındaki tavrından görmüştük ki, Erdoğan’ın en büyük problemlerinden birisi etrafındaki gelişmeleri ‘kişiselleştirme’ içgüdüsüydü. Bunda, perde arkasında kurduğu ‘şahsî’ ilişkilerin de etkisi vardı. Daha sonra Barzani ailesiyle kuracağı dostluk ve İsrail’le ilişkilerdeki ‘enerji’ faslı, bunun göstergeleri olacaktı. Bu kişiselleştirmenin bir neticesi olarak da, Erdoğan 2013 sonrasında kendini güvende hissedebileceği ittifaklar kurma yolunu seçecekti. Bunun yolu da, Kürtlerle tekinsiz bir ittifak kurmaktansa milliyetçilerle yakınlaşarak Türk sağının yüzde 65’lik geniş spektrumlu pastasını yemekti. Böylece MHP’nin de bir alternatif oluşturma imkânını elinden aldı. (Meral Akşener’in önünü yargı müdahalesiyle keserek, bu ihtimali tamamen ortadan kaldırdı.)

Türk sağı, daha önce 1970’lerde ‘milli cephe’ hükümetleri kurarak ‘popülist milliyetçilik’ ve 28 Şubat’ta Refah Partisi’ni yalnız bırakarak ‘statükoculuk’ gibi travmalar yaşamıştı. Ancak sağcılık açısından ‘tek adamlık’ yeni bir imtihandı. Karizmatik liderlikle, ‘motive edilmiş’ geniş halk kitlelerini bir araya getiren bu model karşısında, Türkiye’deki bütün ‘birikimlerin’ iflas ettiğini söylemek abes olmaz.

Siyaset bilimci Prof. Ümit Cizre’nin Süleyman Demirel’le Erdoğan’ı karşılaştırdığı nefis makalesinden uzunca bir alıntıyla, bu tespiti bağlayayım:

“İki lider arasında son derece öğretici ve anlamlı bir fark var: Erdoğan’ın hazmedilmesi en zor anti-demokratik çıkışları milli irade desteğinin üst üste yapılan seçimlerde giderek artan oranda AK Parti’ye ve lidere aktığı bir dönemde (2010 Anayasa Referandumu’na destek yüzde 58; 2011 seçim sonuçlarında yüzde 50; 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 51.7) patlak verdi. Bu durumda Erdoğan’ın arkasındaki devasa desteğe güvenerek daha sakin ve daha çoğulculuğa saygılı bir siyaset anlayışı ve üslubunu benimsemesi, parti içinde ve ülkede kudretin temerküz ettiği tek odak ve tek siyaset kurucusu olarak kalmayı seçmemesi beklenebilirdi. Ancak bu olmadı. Peki neden?

Kapsamlı bir özet şunu söyler: muhalefetin görülmemiş derecede etkisiz olması, ses getiren yeni bir solun tabloya dahil olmaması, demokratik denge ve denetimlerin kurumsallaşamaması, ve vesayetçi kurumların bir ölçüde geri çekilmiş olması önemli. Bu tabloya bir de liderin arkasındaki desteği, yukarıda değindiğimiz kendi kurak iktidar felsefesini ve ataerkil, muhafazakâr, otoriter siyaset görgüsünü de katarsak, ortaya kendisinden başka irili ufaklı hiçbir güç odağı ve siyasal çeşitlilik görmek istemeyen kuvvetli bir iktidar, hiperaktif bir milli irade, huzursuz bir toplum, iç-sansür uygulamaktan canı çıkmış bir akademi ve medya ortamı çıkar.”

ÇÖZÜLME VAR AMA…

Nasıl ki, 1970’lerdeki ‘toplumsal iflas hâli’ 12 Eylül darbesini bir anlamda ‘kaçınılmaz’ kıldı, aynı şekilde 2000’lerdeki AKP-dışı toplum kesimlerinin ‘yeni’ bir söz söyleyemeyecek durumda oluşu, Erdoğan’a ‘siyaset-üstü’ taleplerini dayatma imkânı verdi. Üstelik bunun için artık herhangi bir ‘icraat’ ihtiyacı da kalmadı. Yalnızca seçmenini alıştırdığı illüzyona devam etmesi kâfi. Bu arada daha önce yaslandığı yüzde 65’lik ‘sağ seçmen pastasını’, yaklaşık yüzde 50’ye çektiğini (bkz. 2017 Referandumu) ise yalnızca kendi biliyor. Ancak sağ seçmenin içinde bulunduğu kriz, KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın şu sözlerinde ifadesini buluyor: ‘AK Parti’den çözülme var ama başka bir partiye de gidiyor değil.’

Ancak özellikle genç seçmenin tercihleri, liselere kadar inen iktidar nefreti ve dünyayla entegrasyonun artmasıyla gelen geleneksellikten kopuş, Türkiye’nin geleceğinde sağ partilerin çok da söz hakkı olmayabileceğini muştuluyor. Bu perspektiften, İYİ Parti deneyimini de gelecek yazıda ele alacağım.

Önceki Yazıları:
Çözüm küresel mi yerel mi? - 12 Ara 2017
Ahmedinecat ve ‘ekonomik cihat’ yılları - 05 Ara 2017
Putin, Ortadoğu’ya barış getirebilir mi? - 29 Kas 2017
Dünyanın sizin hiç bakmadığınız tarafı - 27 Kas 2017
İyi Parti, siyasetin neresinde [Türk Sağı’nın hikâyesi-25-Son] - 23 Kas 2017
Alternatifsizlik, Türk Sağı’nı tüketirken… [Türk Sağı’nın hikâyesi-24] - 21 Kas 2017
İslamcı kültür kodlarının sağ siyasete etkisi [Türk Sağı’nın hikâyesi-23] - 13 Kas 2017
AKP ne zaman Erdoğan’ın partisi oldu? [Türk Sağı’nın hikâyesi-22] - 09 Kas 2017
Acemi muhalefet, halkı iktidara mecbur eder [Türk Sağı’nın hikâyesi-21] - 06 Kas 2017
Melez desenlerin iktidarı [Türk Sağı’nın hikâyesi-20] - 02 Kas 2017
önceki yazı

Erdoğan rejimi ve Türklerin Doğu’ya büyük göçü

Sonraki yazı

Zarrab neyi itiraf edebilir ki?

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir