AnaSayfa»Manşet»Adnan Oktar özelinden rejim geneline – bir vaka analizi

Adnan Oktar özelinden rejim geneline – bir vaka analizi

Pinterest Google+

Yorum | Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman

Adnan Hoca diye bilinen Adnan Oktar’ın yüzlerce kişiyle beraber tutuklanması, Türkiye “Pravda havuzunun” ana haberiydi bu yazının yazıldığı saatte. Sözcü de dâhil tüm basın ve medya Adnan Oktar’ın tutuklanması ve yakın çevresinin ya da grubunun suç örgütü ilan edilmesini hemen benimsedi. Ortak bir kaynaktan geldiği anlaşılan bir direktif var, basındaki jargonu kontrol eden. Bu büyük bir güçtür. Bir defa bu tespiti bir kenara koyalım. Sonrasında hemen ekleyelim: burada mesele Adnan Oktar’ın savunulması değil. İster Adnan Hocacılar, isterse Kanarya Sevenler Derneği, ilkeler bazında hiç fark etmemeli. Önemli olan, hukukun kişilerden bağımsız olarak işlemesidir. Yasaların önyargılardan bağımsız, özellikle de yürütme ve idarenin açık veya örtülü etkilerine kapalı bir biçimde uygulanmasıdır. Yine, en önemlisi, masumiyet karinesi ilkesinin işletilmesidir. Bu kesinlikle uygulanmıyor. Yeni rejimin belki de eski rejime oranla hukuka yaklaşımdaki en ciddiye alınması gereken farklılığı işte budur. Bu noktada, Adnan Hoca’nın başına gelenlerin çok önemli bir test sahası olduğunu düşünüyorum. Rejim bu aşamada en zayıf ve küçükten başlayarak, gücünü test ediyor. Bir grubun suç şebekesi ilan edilmesinin toplumsal seviyedeki kabul edilebilirliğini bu örnekte deniyorlar. Toplumdan gelen veya gelmeyen tepkiler, sosyal medyanın yaklaşımı, genel algının şekillenişi, rejimin resmi söyleminin benimsenmesi sürecinde yaşananlar, rejimin dilinin “gerçek olarak” algılanması gibi parametreler, bu olayda test edilenler. Bu bir sosyal mühendisliktir. Oktar grubunun suçlu olup olmaması, yukarıdaki analizi etkilemez. Önemli olan, hukuki prosedürün işletilmemesi. Adamın yakalanması, derhal tutuklanması, malına mülküne el konması, üzerinde durulması gereken ve ciddi sonuçları olduğunu düşündüğüm fiiller. Bu bir düzenli davranış aslında. Kürtlerin veya Gülen Cemaatinin üzerine gidilirken izlenen taktiklerin uygulanması söz konusu. Bir tür kullanma kılavuzu var sanki.

“Hiç biriniz güvende değilsiniz’’

Rejim bize şunu söylüyor esasında: “Hiç biriniz güvende değilsiniz. Çünkü algıları ben yönetiyorum. Kimin suçlu, kimin suçsuz olduğuna ben karar veriyorum. Şu an size dokunmamam bir lütuftur. Değerini bilin! Benimle ters düşmeyin. Yoksa kendinizi Adnan Oktar’ın yerinde bulabilirsiniz!”.

Bu korkunç bir Gestapo rejiminin, bir tür polis devletinin, bir tür “Büyük Birader” kurgusunun apaçık bir şekilde Türkiye’yi kıskaca almasıdır. Nesnel hukuk kurallarının belirlediği özgürlük alanları artık yoktur, veya en iyi olasılıkla rejimin inisiyatifine, Başkan’ın iki dudağının arasından çıkacak lafa endekslenmiş durumdadır. Bu büyük bir güçtür ve bu gücü elinde tutan muktediri sınırlandıran hiçbir şey yoktur. Fiili gücünün üzerine anayasal gücü de eklemeyi başaran Erdoğan, rejimin görünürdeki karar alıcısı. Oktar vakası üzerinden tüm topluma, özellikle de kendisine – hala – sadık olan cemaatlere ve tarikatlara mesaj gönderiyor. “Ayağınızı denk alın, hepiniz bana bağlısınız!” demek istiyor.

Hukukun ortadan kaldırılması, rejimin ortadan kaldırılmasından bile daha önemlidir. Çünkü hukuk işleseydi, rejimi de böylesine kolay bir şekilde yok edemeyeceklerdi. Hukukun erimesi, genel hukuk ilkelerinin uygulanmaması ve yürütmenin hukuku boyunduruğu altına alması sonucunda gerçekleşti. Birincil önemdeki ilkeler çiğnendi: masumiyet karinesi, suçun bireyselliği, mülkiyet hakkı, bireysel temel hak ve özgürlükler, kanunsuz suç olmaması gibi. Bu ilkeler olmadan, Hammurabi Kanunlarından bu yana medeniyeti oluşturan ve bizi insan yapan (hayvandan ayıran!) hukuktan söz edilemez. Bugün nobran ve ceberut bir despot, kral ve sultanlarda bile olmayan bir güce ulaşmış durumdadır. Bundan korkmuyor mu kimse?

Bu sistemin uzun sürmeyeceğini düşünenler yanılıyor. Kişilerden bağımsız olarak bu sistem on yıllarca devam edebilir. Erdoğan’ın iktidarı veya bir başkasının onun yerine geçmesi, rejimi değiştirmeyecek. Bu rejimin demokratik oyun kuralları içinde değişmeyeceği sanırım artık – en nihayetinde! – anlaşıldı. Yine sobaya dokunarak öğrenildi, ama oh, en azından bu öğrenildi! Ama bunun devamı da var. Şimdi sobaya dokunmadan öğrenemeyenler için başka bir sınav var. Aynı ahali, Erdoğan’ı tüm kötülüklerin başı ve sonu olarak görüyor. Oysa burada yeniden tespit etmiş olayım: bu düşünce yanlış! Erdoğan sonrasında da başa kim gelirse gelsin, mevcut sistemin parametrelerine göre hareket edecek. Yani Erdoğan sonrası hukukun yeniden tesisi bu koşullarda çok olası görünmüyor. Kademeli bir geçiş bile olsa, yeniden bir hukuk devletinin inşası çok uzun yıllar sürer. Kaldı ki bu toplumsal talep mevcut değil Türkiye’de. Her kesim diğer kesimleri ötekileştirmiş durumda. Yani iktidarı alan, diğerlerinin üzerine gidecektir. Ya da onları devamlı baskılamak isteyecektir. Bunu yapabilmek için hukuksuzluktan daha büyük bir olanak yoktur. Hukukun olması, ötekine de sende olan hakkın verilmesidir. Yani adaletin herkese eşit olarak dağıtılmasıdır. Yasa önünde eşitlik… 1800’lerin konusu, ama biliyorsunuz Türkiye adeta bir tür zaman makinesi gibi. Hammurabi kanunlarından bahsettim, ötesi var mı? Ortak insanlık tarihinin belki de en önemli hukuk ilkelerinden biri, suçun bireyselliği. Yani babanızın işlediği suçtan dolayı sizin suçlanmamanız. Ya da masumiyet karinesi. Suçunuz kanıtlarıyla beraber bir mahkemece tespit edilip karara bağlanmadan önce, masum kabul edilmeniz. Bu iki ilke üzerine inşa edilen adalet mekanizması, 17/25 Aralık’ta Türkiye’de çöktü. İşte bu kara delikte kayboluşumuzun başlangıç noktası bu.

Adnan Oktar umurumda bile değil. Kaldı ki Oktar gerçekten suça bulaşmış da olabilir. Ama bu, Oktar’ı linçe tabi tutmayı haklı çıkartamaz, çıkartmamalıdır! Oktar da anayasal haklarını kullanabilmelidir. Herkes gibi o da adil bir yargı süreci olmaksızın özgürlüğünü ve malını-mülkünü koruyabilme hakkına sahiptir. Burada mesele Oktar değil, ilkeler. Hukukun prosedürüne uygun olarak işletilmemesi, bu rejimin en önemli güç tedariki merkezidir. Hiç kimse bu iktidara dokunamaz mesajı veriliyor. Oktar iktidara dokundu mu ki diye soranlara: daha iyi ya, iktidara dokunmaya kalkmayanı bile derhal elimine edebilen, kriminalize ederek cadı avına tabi tutabilen bir iktidar var! Bu rejim Stalin ve Hitler döneminden, eski Doğu Alman polis devleti döneminden, Jivkov Bulgaristan’ından veya Baas tipi Ortadoğu rejimlerinden farklı değil. En önemli benzerlik ise şüphesiz Putin Rusya’sı ile. Bugün Erdoğan Türkiye’sinin en önde gelen sistemik ikizi, Rusya’dır. Orada da hukuk yok. Hukukun siyasileştiği rejimlerde, suç da siyasileşir. Ve orada siyasi suçlular vardır! Akut veya potansiyel olarak tehdit olarak algılanan kimse bu cendereden kurtulamaz. Hukuk yoksa, özgürlüğünüz veya mülkiyetiniz hak değil, tolere edilen ve lütfedilen bir şeydir. Adnan Oktar’dan alınan budur. Adnan Oktar olayından öğrenilecek ders budur. Adnan Oktar, esasında rejimin Kürtleri ve Gülen Cemaatini nasıl kriminalize ettiğinin bir laboratuar örneğidir. Bir vaka olarak analiz edilmeli, rejimin genel işleyiş kuralları bu örnek olay temelinde ortaya konmalıdır. Bu yazı, buna bir giriş niteliğinde okunmalı.

Önceki Son 10 Yazı:
Yeni normal - 10 Tem 2018
Kolay lokma Türk demokrasisi - 07 Tem 2018
Dış ve güvenlik politikasında neler oluyor? - 03 Tem 2018
Siyasal analizin analizi - 30 Haz 2018
Rejimde Kürtler - 28 Haz 2018
Ne oldu, ne olacak? - 26 Haz 2018
Uyanmak istediğimiz 25 Haziran - 24 Haz 2018
Seçim senaryoları - 21 Haz 2018
Faşizm günlerinde seçim - 19 Haz 2018
Kısır döngü - 14 Haz 2018
önceki yazı

Futbolun unutulan sistemi Catenaccio yeniden mi doğuyor!

Sonraki yazı

Demokrasi ‘gavur’ işi, peki adalet nerede?

2 Yorumlar

  1. Adem Manisalı
    12 Temmuz 2018 at 11:58 — Cevapla

    Adnan hoca akıl hastanesine yatırılıp hapse atılmadan önceki dönemde yaptıkları ile derinlerin çocuklarına ulaşmış olması nedeniyle, sahte deli raporu ve sonrasındaki hapis (ve ölüm) ile tehdit edilince kendisine sunulan yeni projenin mecburen parçası olmayı kabul etti. Bu projedeki vazifesi daha önce yaptıklarını (gençleri bilimsel (!) evrim teorisinin tesirinden kurtarıp onlara islamın doğru yüzünü göstermek) tersine çevirmekti. Ya da hapiste ölüp gidecekti. O da her normal insan gibi, tabii ki yaşamayı seçti ve bu yeni proje kapsamında bir çok suça karışmış olması da muhtemeldir. Yalnız, kendisinin “ben AKP’yi destekledim, bu durumdan Tayyip Hocamın haberi yoktur” şeklindeki ifadesi ile henüz başına gelenin ne olduğundan habersiz olduğu anlaşılmaktadır. Bu operasyonda düğmeye basanlar kendisini bu projeye zorlayanlar değil, o derinlere karşı darbe yapan bir başka derin güçtür. Ancak bu ikinci derin güç, Türkiye’nin tarafındadır ve Ortadoğu’da daha sağlıklı ve yeni bir dengenin oluşmasını isteyen dünyanın süper gücüdür. Klasik yaklaşımlarla bu olayı doğru tahlil edemezsiniz. Okuduğunuz kaynakları biraz daha genişletmeniz tavsiyesi ile…

  2. Bahadır Şahin
    5 Ağustos 2018 at 23:24 — Cevapla

    İçinde insan unsuru olan denklemler çok girifttir. Aynı verileri girseniz de her seferinde farklı sonuç alabilirsiniz.

    Sürecin başından beri defalarca yanıldık ve sizin tabirinizle sobaya dokunarak hatta sobayı kucaklayarak birşeyler öğrendik. Bu öğrenme yöntemi çok maliyetli oldu. Bakalım soba bize başka neler öğretecek !

    Her nefis sobayı tadar mı biliyorum ama bizim dışımızdaki milyonların da sobayla olan randevusuna az bir süre kaldığını hissediyorum.

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir