28 Şubat’tan 15 Temmuz’a derin devlet

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

28 Şubat’ın yıldönümünde Türkiye tarihinin bu önemli derin devlet operasyonuna değinmemek olmaz. Gelin beraber bakalım bu tarihi sürece. 28 Şubat Türkiye siyasal sistemine “balans ayarı” vermek isteyen ve yaptıkları ince ayar sonrası oluşturdukları veto rejiminin sonsuza kadar sürmesini isteyen derin devlet (“sadece” 1000 yıl demişlerdi!) Avrupa Birliği sürecinde ABD ve Batılı müttefiklerin desteği ile gerçekleştirilen bir demokratikleştirme operasyonuyla büyük yara almıştı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) arkasına bu Batı desteğini alarak gerçekleştirdiği siyasal ve hukuki reformlar, Türkiye demokrasisinin AB standartlarına yaklaşması sonucunu beraberinde getirmiş, Brüksel Türkiye ile üyelik sürecinin başlatılmasına karar vermişti. Yıllardan 2005’ti.

Bu tarihi karar, 1950’lerin sonundan beri muasır medeniyet seviyesine ulaşmanın ete-kemiğe bürünmüş şekli olarak algılanan Avrupa bütünleşme sürecine tam üye olarak katılmak olarak özetlenebilecek Batı yönelimli dış politikanın kuşkusuz en önemli kilometre taşlarından biriydi. Tıpkı 1952’de NATO’ya üye olmak gibi, Türkiye’nin Batı ile gerçekleştirdiği entegrasyon ve stratejik kader birliği çerçevesinde sadece sembolik değil, fiili olarak en önemli kazanımlardan biriydi. 28 Şubat postmodern darbesi olarak adlandırılan operasyon, dış politikadaki bu Batıcı yönelime karşı da mutlak bir pozisyon alması bakımından enteresandı. 28 Şubat bakımından en başta gelen iki tehlike vardı. Bunlardan biri İslamcı akımlar, diğeri ise Kürt ayrılıkçılığıydı. İdeolojik çerçevede ele alacak olursak, biri laiklik, diğeri üniter ulus devlet ile alakalı güvenlik endişelerinden hareketle formüle edilmiş iki hedef siyasi gruptu. Bu siyasi gruplardan birincisi çok merkezli ve karmaşık, ikincisi ise tek merkezli ve daha organizeydi. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren bu iki güvenlik tehdidi, Türk devletinin en önemli endişe kaynağı ola geldiler. Potansiyel olarak rejimi değiştirebilecek ağırlıkta bir değerler sistemi içermeleri bakımından değerlendirildiler. İslamcı akımlar devletin laik karakterini, Kürtçüler ise üniter ulus devleti hedef almaktaydılar.

28 Şubatçı generaller ve bürokrasi, kendi yağıyla kavruldukları sürece bu iki güçle başa çıkabileceğini biliyordu. Ancak özellikle Soğuk Savaş’ın 1991’de sona ermesiyle beraber, Batı kulübü içerisinde giderek artan bir demokratikleşme ve demokratikleştirme yaklaşımı ağır basmaya başladı. Aksi düşünülemezdi. Çünkü gerek AB gerekse de NATO, eski komünist doğu Avrupalı devletleri demokratikleştirme hedefiyle hareket etmeye başlamıştı. Eski bir üye olan Türkiye’nin de bu yeni yaklaşıma göre demokratikleştirilmesi, Batılıların tutarlılığı bakımından önemliydi. Öyle ya, kör topal bir yarı demokrasi olan vesayetçi Türkiye NATO üyesiyken, doğu Avrupalı yeni üye adaylarına nasıl “siz demokratikleşin, öyle gelin!” diyebilirlerdi? Ayrıca AB de bu süreçte Avrupa’yı yeniden birleştirmeyi tarihsel bir hedef olarak ortaya koymuş, Ankara’nın kronik insan hakları ve vesayet rejimi nedeniyle giderek “ehil olup olmadığı” sorgulanır olmuştu. Soğuk Savaş sonrası Hristiyan kökler meselesi de kimlik üretmek isteyen AB’nin gayrı resmi kanallardan beklentileri arasına girmişti.

Bu durum Ankara’nın AB treninden tümden ayrılması kararıyla, 1997’de Lüksemburg zirvesinde AB tarafından Türkiye’ye net olarak hissettirildi. Türkiye bundan büyük rahatsızlık duydu. Fakat AB’nin Kopenhag kriterlerini reddetmeyi sürdürdü. Sebebi, bu kriterlerin azınlıklar ve temel özgürlükler hususlarındaki yüksek standartlarıydı. Ankara’da derin cenah, Kopenhag kriterlerinin Türkiye’yi bölünmeye götüreceği, siyasal sistemin ise nüfusun çoğunluğunu oluşturan mütedeyyin kesimlerin İslamcı partilerin tuzağına düşmesiyle değiştirileceği analizini yapmıştı. Dolayısıyla iki ucu keskin bir kılıçtı söz konusu olan: bir tarafta cumhuriyetin Batılılaşma olarak algılanan modernleşme ve “muasırlaşma” hedefine ulaşmada Avrupa bütünleşmesine duyulan özlem, diğer tarafta AB projesinin Türkiye’ye “birkaç numara büyük gelmesi”, yan, fazla özgürlük ortamında askeri vesayet sisteminin cumhuriyetin temel niteliklerini (laik üniter ulus devlet) koruyamaması endişesi. Yani AB bir taraftan hedef, diğer taraftan ise paradoksal biçimde endişe kaynağıydı.

28 Şubatçı kafa

28 Şubatçı kafanın çoğunluğu, ikincisinin ağır bastığı şüpheci gelenekçilerden oluşuyordu. İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Güven Erkaya, Ahmet Çörekçi, Teoman Koman, Erol Özkasnak, Erdal Ceylanoğlu, İlhan Kılıç, Doğu Aktulga ve diğerleri – bunların tümü AB yöneliminin sonucunda Türk ulus devletinin aşınıp parçalanacağına kanaat getirmişlerdi. Batılı olmanın gereği olan ve Batı’dan gelen ulus devlet ve laik devlet ilkeleri, ironik biçimde Batıyla tümden bütünleşmenin ana endişe kaynağıydı. Bu askerler ve onlar gibi düşünen vesayetçi derin yapı, seküler olmaları bağlamında Batılıydılar. Fakat inandıkları Batılı cumhuriyetin korunması için, Batıyla entegrasyonun gerçekleşmemesi gerektiği sonucunu çıkarıyorlardı. Harp Akademisi Komutanı olan Orgeneral Nahit Şenoğul, bu görüşte olan derin kliğin ideolog mimarlarından biriydi. Akademideki bir açılış konuşmasında, yanılmıyorsam 2001’de, Türkiye’nin muasır medeniyet seviyesi macerasını tamamlaması bakımından AB’ye girişinin önemli olduğunu vurguluyor, ancak katılım sürecinde ulus devletin zarar görmesinden endişe duyduklarını söylüyordu. Dönemin AB Büyükelçisi Claudia Roth’u açıkça eleştiriyor, PKK’nın ve laik devletin altını oyanların (İslamcılar) AB tarafından desteklenmesini kıyasıya eleştiriyordu. Şenoğul açıkça “AB’nin taleplerini – Kopenhag Kriterlerinden gelen azınlık hakları ve temel hak ve özgürlüklere ilişkin – kabul edersek, İslamcı akımlar ve Kürt bölücülüğü alır başını gider…” diyordu!

1999 yılında, ekonomik kriz sonrası Helsinki’ye giden ABD ve Batı destekli Ecevit, 28 Şubatçı veto rejimi temsilcisi asker-bürokratların beklentilerinin aksine, Kopenhag Kriterlerini kabul etti. Bu süreçle beraber, Türkiye Helsinki’de resmen AB tarafından tam üye adayı ilan edildi. Bu, idam cezasının kalkması gibi en önemli engellerin aşılmasında, MHP’li koalisyon ortaklarına karşın elde edilen bir kazanımdı. Bu yıl, ben genç bir doktora öğrencisi olarak Almanya’daydım. MHP’li Tunca Toskay’ın ekonomiden sorumlu devlet bakanı olduğu dönemdi. Yanında o dönem müsteşar olan Kürşat Tüzmen vardı. Onların bir Almanya ziyaretinde tercümanlığını yapıyordum. Makam arabasında şoförün yanında oturuyordum. Bakan ve müsteşar arkadaydılar. Uzun bir yoldu. Sohbete başladılar. Siyaset bilimcisi olduğumu ve Almanya’da doktora yaptığımı öğrenince, Öcalan’ın idamı konusuna değindiler ve fikrimi sordular. Asılsa mı daha iyi olur, asılmasa mı sorusu üzerine bir sohbet oldu. Her ikisinde de, “devletin asılmasını istediği” yönünde yaklaşım olduğunu fark edip, “ama devlet siz değil misiniz?” diye, naif bir soru sordum. Tabi neyin ne olduğunu biliyordum ama onlardan duymak istemiştim. Tunca Bey tebessüm etti, Kürşat Bey’le bakıştılar. Her şey açıktı. Ama buna karşın sonuçta idam cezası kalktı. Bu süreçte ABD ve AB – özellikle Almanya – önemli baskı yaptı ve derin devleti etkiledi.

Derken AKP geldi

Sonrasını biliyoruz. Liberaller, Kürtler, Cemaat, AB’ciler, Batıcılar, Türkiye’nin açılımından, çok sesliliğinden ve demokratik geleceğinden vazgeçmeyen aydınlar, AKP’nin AB yönelimli iç reformlarına katıksız destek verdi. Derinlerin etkisindeki CHP ve MHP ise, yapılan reformları daima “Batı’ya verilen tavizler” olarak algıladı ve değerlendirdi. Sadece parti üst yönetimleri değil, tabanları da olan hadiseyi böyle okumakta ve anlamlandırmaktaydı. Yanlış düşünüyorlardı, ama iş bu kadar basit değildi. Öncelikler farklıydı. CHP özünde AKP’den çok daha “Batılı” olabilirdi. Ama rejimin ana temel direkleri olan laik ve üniter ulus devlet söz konusu olunca, siyasi duruşlar değişiyordu. CHP daha çok laiklikle ilgili endişeleri vurguluyordu. MHP ise üniter ulus devletle ilgili kaygıları! Ama CHP içindeki ulusalcılar (sol nasyonalistler), MHP’deki sağ nasyonalist kardeşleri gibi, devletlû ve tutucuydular! Her ikisi de statükocu derin yapıyla paralel bir zihin haritasına sahipti.

Ergenekoncu tüm kadro, TSK’yı ele geçirdi

15 Temmuz sonrasında TSK’daki 28 Şubatçıların ikinci nesli diyebileceğimiz ekip, Ergenekoncu tüm kadro, TSK’yı ele geçirdi. Şu an TSK’daki Batıcı (NATO’cu ve AB’ci) askerler tümüyle tasfiye edilmiş durumda. 28 Şubatta dile getirilen güvenlik endişeleri üzerine inşa edilen bir iç güvenlik ve dış güvenlik paradigmasına oturtulmuş bir rejim yarattılar. 17 Aralık’ta suçüstü yapılan Erdoğan’ın yakın çevresi, AKP’nin reformcu ve anti-statükocu yaklaşımını bitirdi, onu derin devletin bir enstrümanı haline getirdi. Bugün Erdoğan derin devletin sözcüsü gibi hareket ediyor. Aynen 28 Şubat sürecinde askerin sesi olan Süleyman Demirel gibi, derin devlet tarafından yoğun bir etki altında. Bu derin yapı, 28 Şubat’ta yaptığı hatayı yapmıyor – ocaktan sıcak kestaneleri Erdoğan eliyle alıyor. Cemaat’in ve Kürt siyasetinin tasfiyesinde Erdoğan’ı kullanıyor. Bu arada Türk İslamcılığının en büyük grubu olan Erdoğancı Milli Görüş geleneğini milliyetçi bir pozisyona çekerek asimile ediyor. Yani Truva atı olarak kullanıp, örtülü olarak devleti ağırdan da olsa fabrika ayarlarına geri döndürüyorlar. İlerde süreç çok daha sancılı olacak. Üstelik artık bu süreci durdurmaya istekli bir jeopolitik paradigmayla hareket eden bir AB ve ABD de maalesef yok.

28 Şubatçılar, 1000 yıl sürecek demişlerdi

O kadar sürer mi bilinmez. Ama 1997’den 2019’a 22 yıldır devam eden bir derin proje söz konusudur. Nahit Şenoğul’un 2002’deki cenaze törenine tam kadro katılan Ergenekoncu yapı, 28 Şubat’a bir nevi nasıl bağlı olduğunu göstermiş, Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ay Işığı, Askeri Casusluk gibi model planlarla, 15 Temmuz operasyonunun kâğıt üzeri kroki çalışmalarını yapmıştır. 17 Aralık dinamiğini çok iyi yakalayan ve kullanan derin devlet, 15 Temmuz sonrasında bugün 28 Şubat 1997’de olduğundan belki de daha “zindedir” denebilir. 28 Şubat’ın mazlumu diskurundan iktidara gelen bir İslamcı hareket ve liderini kendi emelleri doğrultusunda “dönüştürebilecek kadar” güce sahip olan derin devletin bu yeni rejimde nasıl bir stratejiyle hareket edeceğini ve Türkiye’yi nasıl Batılı normlardan daha fazla kopartarak İttihatçı büyükbabalarının izinden nice maceralara iteceğini izleyeceğiz. Rusya ile kurulan stratejik ittifaka yönelik Batı (NATO-AB) stratejisi ne olacak, bundan sonraki süreçte ekonomik koşullarla beraber en önemli belirleyici bu olacak. Bir şey kesin: film daha devam ediyor.

2 YORUMLAR

  1. 28 şubat Üniter ve laik yapı ve chp mhp ilişkisi bu konuları bu derece açık ve anlaşılır anlatan bir yazı bu zamana kadar okumamıştım Üniversitelerin tarih bölümlerinde ders olarak okutulacak bir yazı

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin